Değerli okurlar,
Savunma sanayiinde bazen bir haftalık gelişmeler, yıllardır devam eden dönüşümün hangi noktaya geldiğini anlamak için yeterlidir.
Eylül ayının ilk yarısında Türkiye’den peş peşe gelen haberleri yan yana koyduğumuzda da böyle bir tablo çıkıyor karşımıza.
Bir tarafta AKINCI’dan yüzlerce kilometre ötedeki hedefe gönderilen yeni nesil mühimmatlar, diğer tarafta hava savunma sistemleri, otonom İHA’lar, Avrupa pazarını hedefleyen füze sistemleri, Afrika’ya uzanan ortak üretim modelleri ve Balkanlar’da yeni ihracat kapıları…
Ancak bana göre asıl önemli olan, bütün bu gelişmelerin aynı dönemde gerçekleşiyor olması.
Çünkü Türkiye savunma sanayiinde yalnızca yeni bir platform geliştirmeye çalışmıyor. Platformu, mühimmatı, sensörü, yazılımı ve ihracat modelini aynı ekosistem içinde bir araya getiren farklı bir aşamaya geçiyor.
Son günlerin en dikkat çekici gelişmelerinden biri kuşkusuz Baykar ile Roketsan tarafından gerçekleştirilen AKINCI–İHA-300 testi oldu.
AKINCI, Roketsan tarafından geliştirilen İHA-300 süpersonik balistik füzesini kullanarak 250 kilometrenin üzerindeki mesafede bulunan hedefi vurdu.
İnsansız hava araçlarının savaş alanındaki rolü uzun süredir değişiyor. Bundan birkaç yıl önce İHA denildiğinde akla ağırlıklı olarak keşif, gözetleme ve yakın mesafeden hassas mühimmat kullanımı geliyordu.
Bugün ise konuştuğumuz konu yüzlerce kilometre uzaktaki hedeflere taarruz edebilen insansız hava platformları.
Aradaki fark oldukça büyük.
AKINCI gibi ağır sınıf insansız hava araçlarına uzun menzilli mühimmatların entegre edilmesi, savaş uçaklarının yapmak zorunda olduğu bazı görevlerin gelecekte insansız sistemlere devredilebilmesinin önünü açıyor.
Üstelik Roketsan Genel Müdürü Murat İkinci’nin İHA-300 sonrasında daha büyük ve daha uzun menzilli sistemlerin geleceğine ilişkin açıklaması, önümüzdeki dönemde bu alanda yeni gelişmeler göreceğimizi de gösteriyor.
Asıl mesele, Türkiye’de üretilen bir hava platformuyla yine Türkiye’de geliştirilen mühimmatın aynı mimari içerisinde çalışmasıdır.
Savunma sanayiinde gerçek bağımsızlık burada başlıyor.
Bir ürünü üretmek önemli. Ancak o ürünün radarını başka ülkeden, motorunu başka ülkeden, mühimmatını başka ülkeden almak zorundaysanız hareket alanınız her zaman sınırlıdır.
Türkiye’nin son yıllarda çözmeye çalıştığı denklem de bu.
Aynı dönemde ASELSAN’ın GÜRZ hava savunma sisteminin saha faaliyetlerine başlaması da dikkat çekici.
Ukrayna savaşı, Orta Doğu’daki çatışmalar ve son yıllarda yaşanan saldırılar bize bir gerçeği açık biçimde gösterdi: Modern savaş alanının en büyük sorunlarından biri çok pahalı savaş uçaklarından çok, ucuz ve çok sayıda kullanılabilen insansız sistemler.
Binlerce ya da on binlerce dolarlık bir dronu milyonlarca dolarlık füzeyle düşürmeye çalışmak sürdürülebilir bir savunma modeli değil.
Bu nedenle dünyadaki hemen bütün büyük savunma şirketleri kısa menzilli hava savunma ve anti-drone sistemlerine büyük yatırım yapıyor.
ASELSAN’ın GÜRZ sistemi de bu dönüşümün içerisinde değerlendirilmeli.
Türkiye bir taraftan uzun menzilden vurabilen sistemler geliştirirken diğer taraftan kendi kritik tesislerini, birliklerini ve stratejik noktalarını insansız hava tehditlerine karşı koruyabilecek katmanlı savunma mimarisini genişletiyor.
Benzer bir tablo STM tarafında da görülüyor.
STM’nin TUNGA-X avcı dronu ile TOGAN ve NEST akıllı yuva sistemlerinin saha testleri, savunma teknolojisinin hangi yöne gittiğini gösteren önemli örneklerden biri.
Geleceğin savaş alanında her insansız hava aracının başında bir operatör bulunmayacak.
Sistemler tehditleri kendileri tespit edecek, sınıflandıracak, takip edecek ve uygun karşı tedbiri devreye sokacak.
Bu nedenle bundan sonraki yarışın “kim daha iyi drone üretiyor?” sorusu üzerinden yürümeyeceğini düşünüyorum.
Asıl yarış otonomi, sensör füzyonu, elektronik harp, yapay zekâ destekli karar sistemleri ve sürü teknolojilerinde yaşanacak.
Türkiye’nin bu yarışta yer almak istiyorsa bugün yaptığı yatırımları çok daha ileri taşıması gerekiyor.
Son günlerde benim özellikle dikkatimi çeken başka bir gelişme ise HAVELSAN ile Mısır’ın Arab Organization for Industrialization kuruluşu arasındaki HAMZA-1 anlaşması oldu.
Çünkü bu gelişme Türkiye’nin savunma ihracatında yeni bir modele işaret ediyor.
Uzun yıllar boyunca savunma ihracatı denildiğinde akla bir ülkenin diğer ülkeye ürün satması geliyordu.
Artık işler değişiyor.
Müşteri ülkeler yalnızca silah satın almak istemiyor. Teknolojiye ulaşmak, kendi fabrikalarında üretim yapmak, bakım altyapısı oluşturmak ve mümkünse üçüncü ülkelere ihracat yapmak istiyor.
HAMZA-1 gibi ortak üretim projeleri tam da bu nedenle önemli.
Türkiye’nin önümüzdeki yıllarda özellikle Afrika, Körfez ülkeleri ve Asya pazarlarında savunma sanayii ortaklığı kuran ülke konumuna gelmesi mümkün.
Bu model ayrıca uzun vadeli siyasi ve askeri ilişkiler anlamına geliyor.
Çünkü bir ülkeye zırhlı araç sattığınızda ticaret yaparsınız.
Fakat o ülkede birlikte üretim hattı kurduğunuzda on yıllarca devam edebilecek bir savunma ilişkisi oluşturursunuz.
Balkanlar da Türkiye açısından benzer şekilde önem kazanıyor.
BMC’nin KİRPİ II ailesiyle bölgedeki faaliyetleri ve Bosna Hersek ile yapılan tedarik anlaşmaları, Türk kara araçlarının Avrupa coğrafyasındaki görünürlüğünün giderek arttığını gösteriyor.
Polonya’daki MSPO 2026 fuarında Roketsan ve diğer Türk şirketlerinin yoğun biçimde yer alması da tesadüf sayılmaz.
Avrupa ülkeleri Ukrayna savaşından sonra savunma bütçelerini hızla artırıyor.
Mühimmat stokları yenileniyor, hava savunma sistemleri güçlendiriliyor, yeni zırhlı araç ve insansız sistem projeleri başlatılıyor.
Ortada önümüzdeki yıllarda yüz milyarlarca dolarlık bir pazar var.
Türkiye açısından bence en önemli konu bu olmalı.
Bugüne kadar Türk savunma şirketlerinin önemli ihracat başarıları oldu. Fakat Avrupa ve NATO pazarında kalıcı olabilmek çok daha farklı şartlar gerektiriyor.
Sadece iyi ürün üretmek yetmiyor.
NATO standartları, lojistik altyapı, uzun süreli bakım desteği, yerel üretim, finansman ve siyasi güven aynı paketin parçaları haline geliyor.
Roketsan’ın MSPO’daki faaliyetlerine bu açıdan baktığımda yalnız bir fuar katılımı görmüyorum.
Türkiye’nin Avrupa savunma pazarında daha güçlü yer edinme arayışını görüyorum.
Aynı şey STM’nin deniz platformları için de geçerli.
Türkiye insansız hava araçlarıyla tanınan bir savunma sanayiine sahip değil.
Fırkateynler, lojistik destek gemileri, denizaltı projeleri, zırhlı araçlar, hava savunma sistemleri, radarlar, elektronik harp çözümleri ve mühimmat ailesi giderek genişliyor.
Bu çeşitlilik son derece önemli.
Çünkü savunma ihracatında tek bir ürün grubuna bağımlı kalmak büyük risk taşır.
Bugün dünyada İHA talebi çok yüksek olabilir, yarın hava savunma sistemleri öne çıkar. Bir başka dönemde deniz platformları veya elektronik harp sistemleri öncelik kazanabilir.
Güçlü savunma sanayii bütün bu alanlarda teknoloji üretebilen sanayidir.
Ancak burada önemli bir uyarıyı da yapmak gerekiyor.
Savunma sanayiinde başarıyı prototipler, test görüntüleri veya fuarlarda sergilenen sistemlerle ölçmemeliyiz.
Gerçek başarı seri üretimdir.
Zamanında teslimattır.
Maliyetleri kontrol altında tutmaktır.
Kritik alt sistemlerde dışa bağımlılığı azaltmaktır.
Ve en önemlisi, geliştirilen sistemleri yıllarca operasyonel tutabilecek güçlü bir tedarik zinciri oluşturmaktır.
Türkiye’nin önümüzdeki dönemde en fazla dikkat etmesi gereken konu bana göre burası.
Çünkü savunma sanayiinde artık teknoloji geliştirebildiğimizi dünyaya gösterdik.
Şimdi ikinci aşamadayız.
Bu teknolojiyi yüksek adetlerde üretebiliyor muyuz?
İhracat müşterilerine zamanında teslim edebiliyor muyuz?
Motor, çip, elektro-optik sistem, radar bileşenleri ve özel alaşımlar gibi kritik alanlarda sürdürülebilir bir tedarik yapısı kurabiliyor muyuz?
Asıl büyük yarış burada olacak.
Son on gündeki gelişmelere topluca baktığımda gördüğüm tablo şu:
Türkiye savunma sanayii yeni silahlar geliştiren bir sektör olmaktan çıkıyor.
Hava platformundan mühimmata, sensörden yazılıma, kara araçlarından savaş gemilerine kadar birbirini tamamlayan büyük bir savunma ekosistemi oluşuyor.
AKINCI’nın kanadındaki İHA-300, ASELSAN’ın GÜRZ’ü, STM’nin otonom sistemleri, HAVELSAN’ın Mısır’daki ortak üretim modeli ve Türk şirketlerinin Avrupa’daki arayışları aslında aynı hikâyenin farklı bölümleri.
Türkiye geliştirdiği bu teknolojileri küresel savunma pazarında kalıcı bir güce dönüştürebilecek mi?
Önümüzdeki birkaç yılın asıl mücadelesi bunun mücadelesi olacak.
Türkiye’nin havacılıkta yeni sınavı büyüklüğünün hakkını vermek olacak.
Mevlüt Zor / mevlutzorr@gmail.com










Öncelikle cevabınız için teşekkürler. Eleştiri olmazsa gelişim.olamaz. Eleştirilerin önemli bölümü savunma sanayisinin ötesinde diyorsunuz iyi de kaliteli ve doğru eğitim, adil ve düzgün adalet, liyakat, yönetim ve bütçe, iyi ekonomi olmadan hangi sanayi gelişebilir? Tüm ülkedeki üniversitelerin toplam bütçesi 2 milyar dolar civarıyken Abd’deki Mit ve Cal Tech gibi üst seviye üniversitelerin yıllık bütçeleri 5 milyar dolardan fazladır ki Mit’in yıllık bağış geliri 25 milyar dolardan fazla. Avrupa’nın en iyi teknik okulu Eth’ın da yıllık bütçesi 2 milyar franktan fazladır. Bizim ülke olarak toplam borcumuz gelecek faizlerle birlikte 1 trilyon dolar civarında. Hal böyleyken devlet hangi üniversiteye olması gerektiği gibi maddi destek verir de onlar da laboratuar kurar, ar ge yapar da icatlar yapabilecek iyi hocalar ve iyi öğrenciler yetiştirebilir? Herşeyin başı sağlık ve eğitimdir. 100 yıldır uçak üretenler birkaç parçayı neden Türkiye gibi ülkelere teknolojisini vererek yaptırır, sebebi belli, ucuz işçilik ve maliyet ile ağza bal çalarak piyasasını geliştirmek. Türkiye 40 sene önce de benzer şekilde dışarıdan teknoloji, mühendislik vs alarak F 16, helikopter, araba vs yapıyordu bugün de, fark nerede o zaman? O zamankiler neden yerli ve milli demiyorlardı acaba?.Yetkililer ithal parçaları ve oranlarını açıklarken hangilerinin ne oranda ithal edildiğini veya ülkemizde nelerin yapıldığını söyleyemiyorlar. Siz istediğiniz kadar tasarım otoritesi olun, fikri mülkiyetiniz de olsun teknolojiniz sizin değilse ve ekonomik ciddi sorunlarınız varsa bu gidişle çözülmesi de mümkün değilse dışa bağlısınızdır. Teknoloji de yukarda belirtildiği gibi eğitim ve diğer unsurlarla doğru oranda gelişir. Ihracat diyorsunuz doğrudur peki ya ithalat ne durumda ve kime satıyoruz, gelişmiş bir ülkeye mi, hayır. Başarı mı evet ama abartılacak kadar değil. 1 numaralı silah üreticisi Abd , Almanya’dan silah alıyor, biz de üretiyoruz bizden neden almıyorlar peki? Tıbbi cihazlar konusunda da Aselsan çalışmalar yapabilir yapmalıdır da ama ileri teknoloji Mr cihazı veya kan testi cihazı yapabiliyor muyuz, hayır, ameliyatlarda kullanılan ürünlerin de çoğu ithal maalesef. Buyrun hastaneleri gezin neredeyse tüm cihazların ithal olduğunu göreceksiniz. Bulunamayan ilaçlardan da bilginiz vardır sanıyoruz ki. Yolsuzluk vs ile hakkında da internette araştırma yaparsanız kimlerin neden tutuklandıklarını, ceza aldıklarını da bulabilir, itham olmadıklarını anlarsınız. Mecliste de kimse sırf itham olsun diye önergeler veremez herhalde. Savunma sanayi başkanlığının ,Sağlık bakanlığının ,Aselsan’ın verileri güya güvenilir de önergeler değil mi?. Konu ülkemizin her daim her konuda ileri gitmesi, insanca çalışıp, yaşamaktır ama Hz Ali’ye atfedilen “gerçeğin hatrını dostun hatrına üstün tutmalıyız” sözünü örnek almadıkça, bizi siyasi çıkar ve oy için dev aynasında gösterenleri , olan biteni abartanları, yerli ve milli diye içi boş, balon kavramlar icat edenleri , Tusaş gibi devlet şirketleri dururken iktidara yakın, neredeyse tekel konumuna getirilmiş birinin şirketini maddi,
manevi destekle kalkındıranları, ülkeyi her bakımdan iyice kötüye götürenleri övmekle hiçbir şey kazanamayız, hal ortada.Tekrar cevabınız için teşekkürler, saygılar.
Savunma sanayinde gelişme olduğu belli, ülkemizin konumu nedeniyle savunmaya önem verilmesi de gerekli ama yalan söylemekle, abartmakla, eğitime, insana ,adalete,liyakate değer vermemekle olmaz. Bakan bile herşeyimiz ithal diye itiraf etmedi mi? Yapılanların dışarıdan alınan teknoloji, ekipman, parça, mühendislikle yapılabildiğini herkes biliyor buna rağmen siyasi çıkar için tribüne oynamak, göz boyamak, yerli ve milli diye nutuklar atılması, şakşakçılık yapılması doğru mu? Ekonomisi ,adaleti bozuk olan, en ufak bir krizde sallanan, insanların geçinemediği, gelecek göremediği,suçun,şiddetin,yolsuzluğun, sahtekarlığın tavan yaptığı ülke bağımsız olabilir mi? Hiç bir ülke bize gelişelim diye teknoloji vs vermez, hem gelişmemizi istemez hem de piyasasını kaybetmek istemez. Verirse de ya belli bir yere kadar ya da kontrolü kendinlerinde olmak şartıyla verir. İhracatın ithalata bağlı, yetişmiş insanın az, var olana da giderlerse gitsinler denilen, eğitim,adalet sistem ve kalitesinin kötü, üniversite rektör, dekanlarının nepotizm yaptığı, bütçenin komik olduğu yerde ne olur? Ayrıca savunma sanayi haricinde çok ihtiyacımızın olduğu tıbbi cihazlar üretme konusunda neden hiç bir şey yapılmıyor? Devletin ödemediği borçlar yüzünden yurtdışından ilaç ve tıbbi cihaz alamıyoruz. Ve de savunma sanayinde olan biten, mecliste bile önergeler verilen yolsuzluklar, çökmeler , ajanlıklar neden haber yapılmıyor? Haberiniz yoksa ya bu ülkede yaşamıyorsunuz ya da haberiniz var ama iktidarı kızdırmamak için yazmak istemiyorsunuz, akla başka bir şey gelmiyor…
Değerli okurumuz,
Eleştirilerinizin önemli bir bölümü savunma sanayisinin ötesinde ekonomi, eğitim, adalet, liyakat ve kamu yönetimi gibi çok daha geniş alanlara ilişkin. Bunların tartışılması ve sorgulanması elbette doğaldır. Ancak savunma sanayisindeki üretim modelini değerlendirirken dünyadaki üretim zincirlerinin nasıl çalıştığını da dikkate almak gerekiyor.
Bugün ABD’den Avrupa’ya, Güney Kore’den Japonya’ya kadar büyük savunma sanayisine sahip ülkelerde dahi bir uçak, helikopter, füze veya elektronik sistemin bütün hammaddelerinin, alt bileşenlerinin ve teknolojilerinin tek bir ülkeden gelmesi genel kural değildir. Motor, yarı iletken, sensör, optik sistem, özel alaşım, elektronik komponent veya farklı alt sistemlerde uluslararası tedarik zincirleri kullanılmaktadır. Dolayısıyla bir üründe yabancı parça bulunması tek başına o ürünün o ülkede geliştirilmediğini veya üretilmediğini göstermez.
Asıl değerlendirilmesi gereken; sistemin tasarım otoritesinin kimde olduğu, mühendisliğinin nerede yapıldığı, kritik teknolojilerde dışa bağımlılığın seviyesi, fikrî mülkiyet ve entegrasyon kabiliyeti, seri üretim kapasitesi ve ambargo ya da tedarik kesintisi durumunda sistemin sürdürülebilir olup olmadığıdır.
Türkiye’nin savunma sanayisinde dışa bağımlılığının tamamen sona erdiğini söylemek doğru olmadığı gibi, son yıllarda elde edilen kabiliyetleri yalnızca dışarıdan alınan parçaların birleştirilmesi şeklinde değerlendirmek de mevcut tabloyu tam olarak yansıtmaz. İHA/SİHA, radar, elektronik harp, mühimmat, füze, kara ve deniz platformları ile havacılık sistemlerinde Türkiye’nin kendi mühendislik ve üretim kapasitesinin ciddi şekilde geliştiği ortadadır. Bunun en somut göstergelerinden biri de bu ürünlerin artık yalnızca Türkiye tarafından kullanılmaması, farklı ülkelere ihraç edilmesidir.
Nitekim Savunma Sanayii Başkanlığının açıkladığı verilere göre Türkiye’nin savunma ve havacılık ihracatı 2025’te 10 milyar doların üzerine çıktı. 2026’nın Ocak-Ağustos döneminde ise 6,3 milyar dolara ulaştı. Bunlar sektörün ulaştığı kapasiteyi gösteren somut ekonomik verilerdir.
Ancak bu gelişmeler sektörün eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. Hangi kritik parçaların hâlen ithal edildiği, motor ve güç gruplarında ne ölçüde dışa bağımlılık bulunduğu, yerlileştirme projelerinin ne kadar başarılı olduğu, kamu kaynaklarının ne kadar verimli kullanıldığı ve projelerin maliyetleri gazetecilik açısından elbette sorgulanmalıdır. Savunma Sanayii Başkanlığının kendi projelerinde dahi bazı kritik bileşenlerin büyük ölçüde yurt dışından tedarik edildiğini ve bunların yerlileştirilmesinin hedeflendiğini açıklaması, dışa bağımlılığın bazı alanlarda devam ettiğini zaten ortaya koymaktadır.
Tıbbi cihazlar konusundaki eleştirinize gelince; Türkiye’de bu alanda hiçbir çalışma yapılmadığını söylemek de doğru olmaz. Sağlık Bakanlığının açıkladığı verilere göre kamu tıbbi cihaz alımlarında yerli üretimin payı yüzde 24 seviyesinden yüzde 31’in üzerine çıkarıldı. Savunma sanayisinde geliştirilen teknolojilerin sağlık alanına aktarılmasına yönelik çalışmalar da bulunuyor. Örneğin ASELSAN tarafından Sağlık Bakanlığı için röntgen cihazları üretildi. Elbette yüzde 31’lik oran aynı zamanda bu alanda daha alınması gereken ciddi bir mesafe bulunduğunu da gösteriyor.
Haber yapmadığımızı belirttiğiniz yolsuzluk, ajanlık veya benzeri iddialar konusunda ise gazeteciliğin temel kuralı nettir: Bir iddianın Meclis önergesinde yer alması veya kamuoyunda konuşulması, o iddianın doğrulandığı anlamına gelmez. Somut belge, resmî soruşturma, yargı süreci veya güvenilir ve doğrulanabilir kaynak bulunduğunda bunlar haber değeri açısından değerlendirilebilir. Ancak doğrulanmamış bir suçlamayı gerçekmiş gibi yayımlamak gazetecilik değil, itham olur.
Aynı şekilde bir savunma sanayisi projesinin başarısını haber yapmak herhangi bir siyasi görüşü desteklemek anlamına gelmediği gibi, projedeki eksiklikleri haber yapmak da o projeye veya Türkiye’nin savunma sanayisine karşı olmak anlamına gelmez.
Bizim ölçümüz; kimin iktidarda veya muhalefette olduğu değil, bilginin doğrulanabilir ve haber değeri taşıyor olmasıdır. Eleştiri yapılmalı, soru sorulmalı ve kamu kaynaklarının hesabı sorgulanmalıdır. Fakat bunu yaparken başarıyı yok saymak da eksikliği başarı gibi göstermek de doğru gazetecilik değildir. Mevlüt Zor