Savunmada Dev Siparişler! Gözler Şimdi Üretim Hatlarında

Savunmada Dev Siparişler! Gözler Şimdi Üretim Hatlarında

Değerli okurlar,

Türk savunma sanayii son yıllarda öyle bir noktaya geldi ki artık yeni bir insansız hava aracının uçması, bir füzenin hedefini vurması ya da yerli bir sistemin başarıyla test edilmesi eskisi kadar şaşırtmıyor bizi.

Elbette her başarı kıymetli. Arkasında yılların emeği, gecesini gündüzüne katan mühendisler, teknisyenler ve ciddi bir teknoloji birikimi var. Ancak insan ister istemez alışıyor. Dün hayal olarak gördüğümüz gelişmeleri bugün sıradan bir haber gibi okumaya başladık.

Aslında bu bile başlı başına önemli bir değişim.

Fakat 5–11 Ekim haftasında yaşanan gelişmelere bakınca benim dikkatimi çeken yeni sistemler ya da başarılı test görüntüleri olmadı.

Rakamlar büyüyor. Siparişler artıyor. İhracatın kapsamı genişliyor.

Ve bana kalırsa Türk savunma sanayii artık çok daha ciddi bir sınavın eşiğinde.

Mesele üretmek değil, ürettiğini zamanında teslim edebilmek ve yıllarca ayakta tutabilmek.

Haftanın en dikkat çekici haberi ASELSAN’dan geldi.

Savunma Sanayii Başkanlığı ile ASELSAN arasında Hibrit Hava Savunma Sistemlerinin tedarikine yönelik toplam 2,46 milyar avroluk sözleşmeler imzalandı.

Kolay telaffuz edilen bir rakam değil.

Defence Turkey’nin aktardığına göre ASELSAN’ın 51 yıllık tarihinde bu büyüklükte tek bir sözleşme paketi bulunmuyor.

Önemli bir başarı. Bunda tartışılacak bir taraf görmüyorum.

Üstelik iki gün sonra 195 milyon dolarlık radar sistemleri tedarik sözleşmesi açıklandı.

Burada benim özellikle üzerinde durmak istediğim bir konu var.

Hava savunması füze üretmekten ibaret değil. Radarınız hedefi görecek, komuta kontrol sisteminiz tehdidi değerlendirecek, elektronik harp unsurlarınız gerektiğinde devreye girecek ve bütün bu yapı birbirleriyle uyum içerisinde çalışacak.

Birbirinden bağımsız çok iyi sistemler geliştirebilirsiniz. Ancak onları aynı savunma mimarisinin içerisinde buluşturamıyorsanız elinizde pahalı ama eksik bir yapı kalabilir.

Türkiye’nin Çelik Kubbe yaklaşımını bu açıdan önemli buluyorum.

Yalnız burada küçük bir itirazım var.

Büyük sözleşmeler açıklandığında kamuoyu doğal olarak heyecanlanıyor. Peki hangi sistemden kaç adet üretilecek? Teslimatlar hangi takvim içerisinde gerçekleştirilecek? Üretim kapasitesi bu büyüklükteki siparişleri karşılayabilecek mi?

Elbette savunma sanayiinde her bilginin kamuoyuyla paylaşılması mümkün değil. Güvenlik ve ticari gizlilik sınırlarını da anlamak gerekiyor.

Ama başarının sözleşme tutarı üzerinden değerlendirilmesini de doğru bulmuyorum.

Çünkü sözleşmenin imzalandığı gün değil, verilen sözün yerine getirildiği gün gerçek başarı ortaya çıkar.

Bir başka önemli gelişme ihracat tarafında yaşandı.

ASELSAN, 6 Ekim’de 157,9 milyon dolarlık ihracat sözleşmeleri açıkladı. Bunların kapsamında elektronik harp, elektro-optik, arayıcı başlık, keşif-gözetleme, haberleşme ve silah sistemleri bulunuyor.

Aradan iki gün geçti. Bu kez 125 milyon dolarlık ayrı bir silah ve elektronik harp ihracat sözleşmesi duyuruldu.

Bana sorarsanız bu haberlerin değeri rakamlarından ibaret değil.

Türkiye uzun zamandır dünyada insansız hava araçlarıyla tanınıyor. Bayraktar TB2’nin açtığı kapıyı, diğer yerli platformların geliştirilmesi takip etti.

Ancak savunma sanayiinde platform satmakla o platformun üzerindeki kritik teknolojileri geliştirmek ve ihraç etmek arasında ciddi bir fark var.

Bir hava aracını satarsınız. Ama onun radarını, elektronik harp sistemini, elektro-optik donanımını, mühimmatını ve görev bilgisayarını da sunabiliyorsanız müşteriyle ilişkiniz başka bir boyuta taşınır.

Üstelik asıl uzun soluklu ilişki çoğu zaman satıştan sonra başlar.

Bakım, yazılım güncellemeleri, eğitim, yedek parça ve teknik destek…

Bunlar olmadan ihracatta kalıcı başarıdan söz etmek kolay değil.

Tam da bu noktada savunma sanayiimizin geleceği açısından önemli gördüğüm bir soruyu sormak istiyorum.

Biz yalnızca iyi ürünler satan bir ülke mi olacağız, yoksa sattığı sistemlerin arkasında onlarca yıl durabilen güvenilir bir teknoloji ortağı mı?

İkincisini başarabilirsek bugün açıklanan ihracat rakamlarının çok daha anlamlı hale geleceğine inanıyorum.

Haftanın havacılık açısından beni en fazla düşündüren gelişmelerinden biri de Bayraktar AKINCI’nın MORFOZ Kanatlı Güdüm Kiti ile gerçekleştirdiği başarılı atış oldu.

ASELSAN tarafından geliştirilen MORFOZ, AKINCI’dan yapılan ilk atışta Saros Körfezi’ndeki hedefi vurdu.

Test sırasında platform üzerinde ROKETSAN ile STM’nin geliştirdiği ALPAGUT’un da bulunması ayrıca dikkat çekiciydi.

Neden mi?

Çünkü burada tek bir şirketin başarısından daha fazlası var.

Baykar hava platformunu geliştiriyor. ASELSAN güdüm teknolojisini ortaya koyuyor. ROKETSAN ve STM farklı mühimmat çözümleriyle bu yapının içerisinde yer alıyor.

Türk savunma sanayiinin gerçek gücünü biraz da burada aramak gerektiğini düşünüyorum.

Şirketlerimizin birbirleriyle yarışması elbette doğal. Rekabet, doğru yönetildiğinde gelişmeyi hızlandırır. Ancak söz konusu ülkenin savunma teknolojisi olduğunda şirketler arasındaki uyum da en az rekabet kadar önemli.

Herkes kendi alanında başarılı olabilir. Asıl mesele bu başarıların aynı sistem içerisinde sorunsuz çalışabilmesidir.

Bu yüzden AKINCI’nın MORFOZ ile gerçekleştirdiği atışı başarılı bir mühimmat testi olarak görmüyorum. Türk mühendisliğinin farklı kurumlar arasında kurabildiği iş birliğinin de bir sonucu olarak değerlendiriyorum.

10 Ekim’de ASELSAN’ın GÖKALP İHA Önleme Sistemi ile gerçekleştirilen başarılı gösterim de üzerinde durulmayı hak ediyor.

AURA radarı hedefi tespit ediyor, DRONEDEF komuta kontrol sistemi bilgiyi aktarıyor, GÖKALP E1 önleyici dron ise hedefi doğrudan çarparak etkisiz hale getiriyor.

Bu gelişmenin neden önemli olduğunu anlamak için günümüz savaşlarında yaşananlara bakmak yeterli.

Artık çok ucuz insansız hava araçlarıyla milyonlarca dolarlık askerî sistemler tehdit edilebiliyor.

Bir tehdidi ortadan kaldırmak elbette başarıdır. Ama o tehdidi ortadan kaldırmak için harcadığınız para, karşı tarafın maliyetinin onlarca katına ulaşıyorsa ortada ciddi bir ekonomik sorun vardır.

Savunma sanayiinin geleceğinde maliyet hesabının en az menzil ve isabet oranı kadar belirleyici olacağını düşünüyorum.

Yalnız burada da aceleci davranmamak gerekiyor.

Başarılı bir test görüntüsü ile gerçek muharebe koşulları aynı şey değil.

Elektronik karıştırmanın yoğun olduğu, görüşün düştüğü veya aynı anda çok sayıda dronun saldırdığı bir ortamda sistemin nasıl çalışacağı çok daha önemli.

Bu nedenle geliştirdiğimiz teknolojilerle gurur duyalım ama onları gerçekçi sınavlardan geçirmekten de çekinmeyelim.

Gelelim yerlilik meselesine.

Savunma Sanayii Başkanı Haluk Görgün’ün açıkladığı yüzde 83’lük yerlilik oranı, Türkiye’nin geçmişten bugüne aldığı mesafeyi göstermesi açısından sevindirici.

Yüzde 20’li seviyelerden buralara gelmek kolay olmadı.

Ancak burada da farklı düşündüğüm bir nokta var.

Ben artık yerlilik oranından çok kritik teknolojilerde ne kadar bağımsız olduğumuzu merak ediyorum.

Bir sistemin yüz parçasının büyük bölümünü kendiniz üretmeniz elbette önemli. Ama çalışması için vazgeçilmez olan tek bir kritik bileşeni dışarıdan almak zorundaysanız, o bağımlılık bir gün karşınıza ciddi bir sorun olarak çıkabilir.

Motor teknolojileri, yarı iletkenler, özel alaşımlar, hassas sensörler ve kritik elektronik bileşenler…

Bu alanlarda ne kadar güçlüyüz?

Dışarıdan tedarik edemediğimizde üretimi sürdürebilecek miyiz?

Bence bundan sonraki yıllarda asıl konuşmamız gereken meselelerden biri bu olmalı.

Bunları dile getirmek yapılan çalışmaları küçümsemek değildir. Tam tersine, bugüne kadar harcanan emeğin gelecekte de karşılık bulmasını istemektir.

Bir diğer önemli konu da insan kaynağı.

Türkiye savunma sanayiinde büyük sözleşmeler imzalıyor, yeni tesisler kuruyor, üretim kapasitesini artırmaya çalışıyor.

Peki aynı hızda nitelikli mühendis ve teknisyen yetiştirebiliyor muyuz?

Yetiştirdiğimiz insanları sektörde tutabiliyor muyuz?

Büyük şirketlerimiz büyürken onların tedarik zincirinde yer alan küçük ve orta ölçekli işletmeler aynı imkânlara sahip olabiliyor mu?

Bana göre bu soruların cevapları, milyarlarca dolarlık yeni sözleşmeler kadar önemli.

Çünkü savunma sanayii birkaç büyük şirketin başarısıyla sürdürülebilecek bir alan değil.

O büyük şirketlerin arkasında çalışan yüzlerce tedarikçi, binlerce mühendis ve teknisyen var.

Bir sistemin başarısında kamuoyunun adını hiç duymadığı küçük bir teknoloji firmasının da payı olabilir.

İşte bu nedenle savunma sanayiinde büyümenin tabana yayılması gerektiğine inanıyorum.

ASELSAN’ın başarısını alkışlarken yarın kendi markasıyla dünya pazarına çıkacak yeni Türk teknoloji şirketlerini de yetiştirebilmeliyiz.

Aksi halde birkaç büyük kuruluşumuz çok güçlü olurken onları besleyen sanayi zinciri aynı hızda gelişmeyebilir.

Bütün bu değerlendirmelerin sonunda bir gerçeğin de hakkını teslim etmek gerekiyor.

Savunma Sanayii Başkanlığının açıkladığı verilere göre Türkiye’nin savunma ve havacılık ihracatı yılın ilk dokuz ayında 6,9 milyar dolara ulaştı. Son 12 aylık ihracat toplamı ise 10,9 milyar dolar seviyesinde.

Bunlar küçümsenecek rakamlar değil.

Türkiye’nin yıllarca dışarıdan temin etmek zorunda kaldığı teknolojilerin önemli bir bölümünü bugün kendi sanayisiyle geliştirebilmesi, hatta bunları farklı ülkelere ihraç edebilmesi ciddi bir dönüşüm.

Bunu teslim etmek gerekir.

Ama bir ülkenin sanayisine duyulan güven, başarılarını alkışlamakla gösterilmez. Gerektiğinde eksiklerini konuşabilmek de o güvenin bir parçasıdır.

Ben savunma sanayiimizin gelişimini değerlendirirken ne her başarıyı abartarak anlatmanın ne de yapılanları görmezden gelmenin doğru olduğuna inanıyorum.

İyi yapılan işi takdir edeceğiz. Eksik kalan noktada sorumuzu soracağız.

Çünkü bu kadar büyük yatırımların, verilen emeğin ve yetiştirilen insan kaynağının karşılığı başarılı test videoları veya gösterişli törenler olmamalı.

Kalıcı bir teknoloji gücü, sürdürülebilir bir üretim altyapısı ve dünya pazarında güvenilir bir Türk savunma sanayii markası oluşturabilmeliyiz.

Artık mesele bir sistemi yapıp yapamayacağımız değil; onu kaç adet üreteceğimiz, ne kadar sürede teslim edeceğimiz, ne ölçüde kendi imkânlarımızla sürdüreceğimiz ve arkasında kaç yıl durabileceğimiz.

5–11 Ekim haftasının gelişmelerine baktığımda gördüğüm tablo bu.

Başarı var mı? Var.

Gurur duyulacak çalışmalar var mı? Fazlasıyla var.

Ama bundan sonrası, bugüne kadar gelinen noktadan belki de daha zor.

Çünkü bir teknolojiyi geliştirmek başka, onu dünya çapında rekabet eden ve sürekliliği olan bir sanayiye dönüştürmek başka.

Türkiye ilk aşamada ciddi bir mesafe aldı.

Mevlüt Zor / mevlutzorr@gmail.com

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir