THY VE HAVA-İŞ DEN “TAVŞANA KAÇ TAZIYA TUT”

THY VE HAVA-İŞ DEN “TAVŞANA KAÇ TAZIYA TUT”

Değerli okurlarım;

Aşağıda okuyacağınız makalem, 8 Kasım 2016 tarihli.  Çok da eski sayılmaz. Üzerinden bir yıl geçmiş. Bu eski yazıda ki anlatılanlarla günümüzde yaşananları kıyaslayabilmeniz için tekrar yayınlama gereği duydum. Şimdi arkanıza yaslanın ve dikkatle okumaya başlayın.

İki hafta önce “THY’de Operasyon Başladı” başlıklı bir haber yazdık. Anında sendika uyandı. Medya uyandı. Hep birlikte şakımaya başladılar. Çünkü aşağıda yazacağım tehlike baş göstermesine çok az zaman kaldı. Mutlaka tekrar seçilmeliler. Ama bu yapı ile karşılarına çocuk çıksa kaybederler. (Tabii ki yine işveren abileri desteklemez ve dürüst olmaya karar verirlerse.) Aşağıda anlatmaya çalışacağım gerçekler nedeni ile bunların söz ve yazılarına güvenmem ve kesinlikle güler geçerim. Hava-İş THY’ye sert falan çıkamaz. Bu nedenle de THY’ye sataşmaları sözde olacağından haber değeri taşımaz.

Şimdi sizlere çoğunuzun oynamadığı, belki de duymadığı ama bizim yetişme cağlarımızda devamlı oynadığımız bir oyunu anlatıp, çalışma hayatımızla ilişkilendirmeye çalışacağım.

Şimdi arkanıza yaslanın ve dikkatlice okuyun.    

Köşe yazılarımda sıklıkla kullandığım bence çok anlamlı ve günümüze uygun bu deyim aslında küçükken oynadığımız bir oyundur.

Çocuklar çember halinde yere çökerler ve bir ebe seçerler. Seçtikleri ebe elinde bir mendille çemberin dışında yavaş yavaş döner. Bu sırada çemberdeki çocuklar tarafından ahenkli “yağ satarım, bal satarım, ustam öldü ben satarım…” şarkısı söylenir. Ebe seçilen çocuk elindeki mendili belli etmeden sırtı kendisine dönük bir arkadaşının arkasına bırakıverir.  Mendilin bırakıldığını gören çocuklar aynı anda; “tavşan kaç, tazı tut.” şeklinde bağırmaya başlar. Sırtına mendil bırakılan çocuk kalkıp elinde ebenin bıraktığı mendille ebeyi kovalamaya başlar ve tabii ki yeri boş kalır.  İşte ebenin amacı bu boş yere yakalanmadan gelip oturmak ve ebelikten kurtulmaktır. Ebe yakalanmazsa çemberin etrafında bir kaç tur attıktan sonra boş kalan yere koşarak oturur. Mendil elinde kalan çocuk da ebe olur ve çemberin etrafında tur atmaya başlar,  oyun böylece sürer gider.

Bu oyunu günlük hayatımıza, siyasi hayata, iş hayatına uygulamak son derece kolaydır.

Tavşana kaç, tazıya tut deyiminin anlamını kavrayabilmek ve yazı konumla birliktelik sağlamak için biraz daha açalım.

Diyelim ki bir ormandasınız. Etrafınızda bir tavşan ve tazı var.  Tavşan yanınıza geldiğinde hemen ona aman tavşan kardeş hemen kaç tazı geliyor, ben onu biraz oyalarım ama sen süratle koşmaya bak diyorsunuz. Tavşan kaçtıktan sonra yanınıza gelen tazıya ise biraz önce besili bir tavşan gördüm şu tarafa doğru kaçtı, acele edersen onu yakalayabilirsin diyorsun. Tavşan da, tazı da size müteşekkir oluyor.

İş hayatımızda da sıklıkla oynan bu oyun genelde sendikalar ve işverenler arasında oynanıyor. Ülkemizde (nadir sendikalar hariç) işveren ve sendika her zaman masanın diğer tarafında oturup birbirleri ile mücadele içinde görünürler ama aslında kapalı kapılar ardında dostturlar.

Neden dost olmasınlar ki;

Her ikisi de birbirleriyle sıklıkla görüşen insanlar. Her ikisinin de birbirlerine sıklıkla işi düşüyor. Kimse kimseyi kırmamaya çalışıyor. Sendika için önemli olan işçiden her ay kesilen aidatın fazla zaman geçmeden hesaplarına yatırılması. Aidatlar bayağı iyi para.

Hiçbir hizmet sunmadan havadan alınan bir rakam. Aslına bakacak olursanız, ha dernek ha sendikacılık. amatörce yapılması gereken bir hizmet olmalı. Yasa olarak önünde engel de yok. İsterse biri çıkar ve ben amatör başkanlık yapacağım diyebilir.

Sayın okurlarım; Günümüzde sarı sendikacılık çok yaygınlaştı. Sendika seçimlerinde işverenin müdahil olması yasaktır. Yasaktır yasak olmasına ama kim takar yasağı(!). Örneğin, THY’deki son sendika seçimlerinde, henüz daha delege aşamasında iken bile seçime müdahil olunup olunmadığını siz daha iyi hatırlarsınız. Genel kurul günü, çalışanların seçtiği delegelerin genel kurula gitmemesi için yapılan baskı iddiası da unutulacak gibi değil.

Hal böyle olunca tavşan ve tazı oyunu oynanmaya hazır hale geliyor. Bir nevi ikili oyun. İşveren işçi aleyhine bir karar alıyor. Sendika ne yapsın. Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık. Maaşlarını, ödeneklerini, harcırahlarını, lüks yaşamlarını, araç gereçlerini vb… hepsinin giderini işçi ödüyor. İşçi ödüyor ödemesine ama işverene seçilirken ödenmesi gereken bir diyet borcu da var.

Hadi bakalım şimdi ne yapacağız? 

İşte oyun burada başlıyor. Birine kaç, diğerine tut diyeceğiz.

İşçiye haklısın kardeşim gereken neyse o yapılacak diyerek gazını alacaksın. İşverene de; Aman efendim, yaman efendim. Ortada kaldık. Malum seçimler yakın. Gerçi siz bize yine yardımcı olursunuz ama ne olur ne olmaz. Muhalefete imkan vermeyelim. Hem siz kaybedersiniz hem de biz…

Oyun oynadığımız belli olmasın diye bazen size karşıymış gibi tavır alacağım. Kınayacağım. Yasal(!) yollarla savaşacağız diyeceğim. Siz zaten bildiğinizi yapacaksınız. Bu arada biz de üyelerimize,onları kınadık ve yasal yollara başvurduk falan diyerek ipe un sereceğiz.

İşveren;  Ok. Anlaştık. Ancak kantarın topunu kaçırmayın ha.

Sendika yönetimi; Aman efendim, yaman efendim o da ne demek. Bizi bu makamlara getirenlere yanlış yapar mıyız?

İşveren: Hımmm. Tamam

Şimdi soracaksınız, Sefa Bey tavşan kim tazı kim?  Tavşan tabii ki çalışanlar. Tazı ise işveren. Arada ikili oynayan ise tavşan kaç tazı tut diyen sendika.

Sakın ola ki Türkiye’de sendikalar ile işverenlerin oynadığı bu oyunu yeni sanmayın. Aynı oyun eskilerde de vardı. Tabii ki o zamanlar aidat dediğin ne ki… Üç kuruş, beş kuruş. Şimdilerde ise her ay milyonlarca lira kasaya akar. Karşılıksız ve denetimsiz. Denetim dedim de aklıma geldi. Hakikaten ne oldu eski yönetim ibra edilmemişti? Eeee tabii ki mevcut yönetim onları mahkemeye verirse ibra etmeme yolu açılır.  Yarın öbür gün sendika seçimini başkaları kazanırsa onlarda bunları ibra etmez ve mahkemeye verir.  Bu nedenle kurcalamayalım(!) Ne olur ne olmaz demiş olabilirler. Zaten çalışan kesim sorgucu bir toplum yapısına haiz olmadığından sıkıştıran da yok. 

Şimdilerde sendikacılık resmen meslek olmuş. Ağalık sistemi kurulmuş. Koltuğunu bırakıp gidene pek rastlanmaz. Kovulana kadar mücadele ederler.

Neler gördük neler. İşçilerle yapılan sohbette, bir işçinin şikâyetini duyunca sinirlenerek asistanına bağırarak, “bağlayın bana genel müdürü ne bu saçmalık” dedikten sonra bağlanmayan telefonla karşısında genel müdür varmış gibi bağırıp çağıran başkanlar da gördük.  Kendine yapılmayan bir suçlamayı “Sevgili arkadaşlar benim için Mercedes e biniyor diyorlar. Siz benim hangi arabaya bindiğimizi biliyorsunuz. Görün işte benim için nasıl yıpratma politikası izliyorlar” diyerek kendini haksızlığa uğramış gösterip, muhalefetteki adayı yıpratmak ve işçilerin hep bir ağızdan rakibi adaya yuhhh diye bağırmalarını sağlayanlar mı? (aslında kimse kendisine başkanının arabası için Mercedes falan dememişti)

İşçiyiz-Güçlüyüz diye bağırarak çalışanlarla birlikte yürüdükten sonra yine aynı akşam işverenle birlikte yemek yiyenler mi? Neler, neler… Grev kararı aldık. Ancak gelişmeleri üyelerime anlatırım onlar tamam imzalayabilirsiniz demeden imzalamam deyip, kapalı kapılar ardında kimseye sormadan Toplu İş Sözleşmesine imzayı basanları da gördük.

İnanın ki bu anlattıklarım gibi onlarca değil yüzlerce örnek verebilirim. Sendikalar böyle de işverenler çok mu iyi. Hayır, aslına bakacak olursanız al birini vur diğerine. Onlarda şirketin imkânlarını, eşlerini, dostlarını, hemşerilerini, partililerini için neler yapmıyorlar ki. O makamlarda kalabilmek için onları oraya getiren siyasileri nerelere götürmediler ki. Hani bir deyim vardır. “Devletin malı deniz yemeyen keriz” derler işte aynı böyle bir durum söz konusu

Yahu Sefa Bey bunların hepsi kötümü diye içinizden geçirmiş olabilirsiniz. Tabii ki hayır. İyileri de vardı. Bir dönem Hava-İş de sendika başkanlığı yapan kaptan pilot rahmetli Zihni Barın mesela… Mükemmel bir dönem geçirtmişti. Ancak onu da TALPA üyelikten attı. Sebep ise toplu sözleşmesinde tüm üyelere eşit menfaat sağlamaktı. Çünkü Zihni Barın’dan kendi meslektaşlarının ayrıcalıklı istekleri vardı. Olmayınca tu-kaka oldu.

Aslına bakacak olursak, Sendika başkanlığı bence genel müdür ve yönetim kurulu başkanlarından bile saygın bir makam. 

Çünkü seçimle geliniyor. Milletvekili seçilebilmek ten çok ama çok daha zor.  İşverenin burnunu sokmadığı bir sendika seçiminde kazanmak çok ama çok zordur. Delegeyi seçtirmek, sonrada o delegeden oy alıp ipi göğüslemek çok zor iştir. Milletvekili, Bakan olmak iki dudağın arasındayken bu makama hakkıyla gelmek inanılmaz zordur. Kapı, kapı dolaşacaksın on binlerce kişi. İstanbul’u var Anadolu su var. Vardiyalı çalışıyorlar. Herkesle bire bir görüşmek çok zor.

Sonrada genel kurula gelen delegelerle pazarlıklar başlar. Mesela başkan adayısınız diyelim; Bir delege gelir ve merhaba xxx Bey sizi desteklemeyi düşünüyoruz. Ancak sizden bir söz almam lazım. Seçilirseniz şu benim şeflik işi hallolur mu? Benim tayinimi şuraya çıkarttırırmısınız? Dış meydana yollatabilir misiniz? Türlü türlü istekler… Hadi bakalım olmaz deyinde görelim…

Bu nedenle o makamlara böyle ali cengiz oyunları dışında hakkıyla gelene benim saygım sonsuzdur.

İşveren destekli gelene ise sadece güler geçerim. Selam bile vermem. Bildirilerini okurum ama inanmadığım bir bildiri ise yayınlamam. Kısaca Muhatap bile olmam.

Sendika yönetimi yukarıda belirttiğim ideal şartlarla göreve gelmezse onun bunun oyuncağı olur. Sevilmez ve sayılmaz. Ancak bana ne sevgiden, saygıdan, cebimi doldurayım yeter diye düşünüyorlarsa problem yok. Çok iyi bir yerdir. Maaştan ziyade,asıl harcırahlar ve örtülü ödenek misali harcamalar…Kimse sormaz etmez…

Makam ve koltuk; gerçekten, kolay kolay bırakılacak şeyler değildir. Buralardan kendi isteği doğrultusunda ayrılan kişiler, bir elin parmağını geçmeyecek kadar azınlıktadır. Çünkü makam demek, en azından; “güç” demektir, “saygınlık” demektir, “para” demektir, “statü” demektir. Makamı bıraktığınızda, kimse yüzünüze bakmaz; selam sabah kesilir ve bir anda unutulursunuz

Aslına bakacak olursanız; İdealist biri için sendikacılık çok önemli ve zevklidir. Çalışanın hakkını aramak, onun emeğini iyi pazarlayabilmek, çalışanın duasını almak her türlü menfaatin çok üstünde keyif verir insana.

Toplumculuk yapmış ve bu keyfi yaşamış biri olarak tüm sendika ve dernek yöneticilerine tavsiyem çalışandan yana olun. İşverene iyi görüneceğinize işçiye iyi görünün ki bir daha ki seçimde bileğinizin hakkı ile kazanabilesiniz. Zamanı geldiğinde ise hiç seçim kaybetmeden ve kendi isteğiniz doğrultusunda görevinizi bırakın ki ömür boyu saygınlığınız devam etsin.

Bırakın tavşan kaç tazı tut oyununu. Bu oyun artık baydı. Adam gibi sendikacılık,adam gibi dernekçilik yapın yeter. THY’ye dışarıdan bakıldığında tam sayısını hatırlayamayacağım ama altı veya yedi tane dernek olmalı. Dernek veya sendika hiç fark etmez. Her koşulda üyesinin yanında olması gerekir. Dernekler temsil ettikleri üyenin mesleki sorunlarını ve çalışma şartlarını iyi bilirler. İşverenle çözemedikleri konu olduğunda yasal sendika aracılığı ile üyesinin sorununun çözülmesini takip ederek sendikaya katkı sağlamalılar. Sendika ilgisizse kendileri ilgilenmeli. Valla sorununuzu sendikaya ilettik demek yeterli değildir.

Bizdeki komediye bakın. Bir dolu çalışan işten atılıyor ve tabii ki önce derneğine sonra sendikasına ulaşıyor.

Sonuç; Dernekte sendikada kenara çekiliyor. Yazıklar olsun sizlere…

Cevaba bakın Allah’ınızı severseniz.  Bu bizim işimiz değil. Yahu kardeşim bu gelen kişi senin her ay aidatını aldığın üyen,meslektaşın,arkadaşın,dostun… Yol göster be kardeşim. Hatta yol göstermekle kalma yardımcı ol…İyi günde kötü günde birlikte olmazsanız temsil ettiğimiz makamın hakkını vermemiş olursunuz. Pilotun iş hayatında sorunu var. Nereye gidecek? Önce derneğine. Teknisyenin iş hayatında sorunu var. Nereye gidecek? Önce derneğine. Derneği aşan bir konu ise dernek yönetimi sendikayı arayacak ve üyenin sorununun takipçisi olacak. Sendika ilgisizse dernek bizzat ilgilenecek.

THY’de yaşanmış bir hak arama ile ilgili hatırlatma yapayım. meslektaşlarının bir hak kaybı için, Maliye bakanlığını mahkemeye vermek derneğin işi midir? Hayır. Sendikanın işi midir? Evet. Peki maliye bakanlığı mahkemeye verildi mi? Evet. Kim verdi? Dernek. Neden verdi? Çünkü sendika yanaşmadı.

Sonuç ne oldu? Maliye bakanlığı davayı kaybetti. 188 milyon TL (bugünün parası ile) geriye ödeme yaptı. Dernek yönetimi işten atıldı mı? Hayır. 

O zamanki kanuna göre teknisyenden kesilen haksız vergilerin sadece geriye dönük 5 senelik miktarı geri alınabildi. Yasaların uygulanmasını istemek suç muydu? Demek ki değilmiş. 

O zaman da sendika bu bizim işimiz değil demişti. Dernekte bizim işimiz değil deseydi bu dava kazanılamazdı.

Şimdi o dönemin dernek yönetimi,yasalarımız nezdinde mücadele ettiği için hata mı yapmıştı? Bu tarihi dava sonucunda binlerce teknisyen,mühendis araba,ev aldı. Maliye bakanlığı aleyhine bir dernek yönetimi tarafından açılmış bu boyutta Türkiye’de yaşanmış bir dava var mı? Demek ki dernek yönetimi de isterse hak ararmış.

Yasalarımız her ne kadar Avrupa’daki gibi günlük, saatlik iş yavaşlatma ve grevlere müsait değilse de henüz genel bir grev yasağı yok. Grev yapın demiyorum. Grev silahını akıllıca kullanın diyorum. Çalışan size güveniyorsa inanın ki arkanızdan gelir. Başkan değil lider olun.

 Yeter ki sendika ve dernek yönetimi ile çalışanlar arasında gönül bağı kurulmuş olsun.

Günümüze gelindiğinde ise görünen manzara şöyle; 

Çalışanlar tamamen sahipsiz. Dernekler eskiden sendikaya baskı aracıydılar. Şimdi ne sendika, dernekleri nede dernekler sendikayı tanıyor. Herkes kendini kurtarma peşinde. Toplumculuğa rafa kaldırıp bireysel çözüm (torpil) arayışlarına odaklanmışlar. Sevgili dernek yöneticiliği yapan arkadaşlar;  Genel kurullara nasıl çıkacaksınız? Üyenin yüzüne nasıl bakacaksınız?

Çalışanların durumu vahim. Yarınına güvenle bakan yok. Bizim gibi 30 yılı aşkın hizmet edip ayrılmak gittikçe zorlanıyor.

 İşverenlerde, sendikalarda, derneklerde görevlerini yapmıyor.   Tüm çalışanlara Allah kolaylık versin.

Zor günler zor…

Not/ ,İktidar savaşları 13. bölüme gelen bir yorum da benim eski sendika başkanı Atilay Aycin’i desteklediğimi sanan bir okurumuz var. Ben hiç bir zaman Atitaly Ayçin le birlik olmadım. Benim dönemimdeki arkadaşlarına sor. Her zaman Ayçin in karsısında delege listesi çıkardım. Ancak işveren ve sendika karşılaştığında işçiyi temsil eden birlikteliğe her zaman destek veririm. THY’deki grevde de verdim. Bir işçi emeklisi ve UTED Onursal başkanı olarak işverenin yalakalığını yapmak ve emeğe karşı olmak bana yakışmaz. Şu anki mevcut sendika yine haklı nedenlerle işverenin karsısına dikilsin bu sefer onları desteklerim. Her zaman emeğin yanında yer almazsam kendimi inkar etmiş olurum. Sanırım yorum atan o arkadaşımız tatmin olmuştur. Aslında daha kolayı var. Benim dönemimdeki kişiler hakkımda ne derse doğrudur.

 

 

 

 

 

 

 

Yapılan Yorum Sayısı (4)

  1. Özgür   - Tarih: 7 Kasım 2016 - Saat 15:27   - Cevap Yazın

    Sonuç olarak OYUN TEORİSİNİ herkesin bilmesi gerekiyor diyebilirmiyiz?

    1

    0
  2. Teknik   - Tarih: 7 Kasım 2016 - Saat 16:54   - Cevap Yazın

    Sefa bey sizi teknik kokenli diye biliyoruz. neden celik is hakkinda hicbisey yazmiyosunuz ? Neler cektigimizden haberiniz olmamasi mumkun deil. Saniyorum onlar dostlariniz. hedef mi saptiriyosunuz? Türk metal gelse keşke

    0

    0
    • Sefa INAN   - Tarih: 7 Kasım 2016 - Saat 17:32   - Cevap Yazın

      Benim teknik kökenli olmam ile yazarlığın arasında ki bağlantıyı anlayamadım. Yazıyı dikkatle okursan sendika değil sendikalar ve dernekler olarak yazdığımı görürsün. Yani tekil değil çoğul Çelik İş ide takip ediyorum merak etme. Henüz onlar uykuda.Uyandıkları zaman hamle yapsınlar ki yanlış mı doğrumu görelim.

      0

      0
  3. 221\'den   - Tarih: 8 Kasım 2016 - Saat 09:12   - Cevap Yazın

    Bu SATICI SENDİKA bize yapılan haksızlığa kayıtsız kalarak basiretsizliğini tescil etmiştir.

    0

    0