TABERÎ TARİHİ

TABERÎ TARİHİ
 Bu sefer bir az da tarihten bahsedelim:

Kitaplığımdaki sevdiğim eserlerden biri de, Milâdî  839 ile 923, Hicrî 224 ile 310 yılları arasında yaşayan İran kökenli İslam tarihçisi  Ebu Cafer Muhammed bin Cerir bin Yezit’in veya doğduğu yere izafeten daha yaygın olarak kullanılan diğer adıyla Taberî’nin,  “Tarih el – Ümem ve’l – Mülûk“ isimli kitabının dilimize  “Milletler Ve Hükümdarlar Tarihi“ başlığı altında 1950’li yıllarda Millî Eğitim Bakanlığı’nca yaptırılan tercümesidir ki bu eser kısaca “Taberî Tarihi“ olarak da anılır.
Buradaki ümem, Arapça’da ümmetin (insan topluluğunun – milletin) çoğuludur, ümmetler ya da milletler demektir, mülûk ise hükümdar anlamındaki melikin çoğuludur ve hükümdarlar anlamına gelmektedir.

İslamiyet öncesi ve İslamiyet sonrası olarak iki bölümden oluşan bu ilginç eserin İslamiyet öncesi bölümünde, kâinatın yaradılışından Hz. Muhammed’e kadar yaşamış olan peygamberlerle, Rum, Fars, Arap ve Yahudi kavimleri, İslamiyet sonrası bölümündeyse Hz. Muhammed’in hayatı, savaşları, ilk dört halife (Hulefâ-i Râşidîn) devri ve 914 yılına kadar İslam tarihinin diğer önemli olayları anlatılmaktadır.
Bu yazının amacı öncelikle okuyuculara tarihçi Taberî’yi tanıtmaktır ve bana göre bunun en doğru yolu, işin başında, onun hakkında sağdan, soldan bir takım bilgileri toplayarak derleyip vermek yerine, yazının girişinde bahsettiğim tarih kitabının ilk cildinin yine Millî Eğitim Bakanlığı’nca 1991 yılında yaptırılan  baskısına yazılan önsözden yararlanmak olacaktır :
İslam âleminde ve Arap dilinde ilk defa bir Dünya tarihi yazmaya teşebbüs eden Taberî, İran’ın Taberistan vilayetinde, Amul’da doğmuştur. Daha küçük yaşta kendisini tahsile vermiş, rivayete göre yedi yaşında iken Kur’anı ezberlemiştir. İlk tahsilini doğduğu yerde yaptıktan sonra, babasının teşviki ile o zamanın meşhur ilim merkezlerini dolaşmıştır: Horasan’ın Rey kentine gitmiş, sonra 780 ile 855 yılları arasında yaşayan ve Hanbelî mezhebinin kurucusu olan Ahmed bin Hanbel’in ölümüne tekabül eden yıllarda Bağdat’ta bulunmuş, hadis tahsil etmek üzere Suriye şehirlerinde kalmış ve iki defa da Mısır’a gitmiştir. Mısır’da bulunduğu zaman zarfında artık meşhur bir âlim olarak nam salmıştır. Mısır’dan tekrar Bağdat’a dönmüş ve Taberistan’a yaptığı iki seyahat dışında, 923 yılında ölünceye kadar Bağdat’ta yaşamıştır.

Taberî sâkin huylu bir âlimdi ve ilim bakımından şahsiyet sahibi bir insandı; gençliğinde bütün gayretini Arap dili ve edebiyatını ve İslam’ın esaslarını öğrenmeye hasretti, sonra tedris (ders verme – öğretme) işine başvurdu, edebî faaliyete girişti, kendisine teklif edilen çok paralı yüksek memuriyetleri de bu uğurda reddetti. Bu yanı onun türlü türlü konulara ait eserlerinde de kendisini gösterir.

Taberî’nin özellikle uğraştığı ilimler; tarih, fıkıh (İslam hukuku), tefsir, kıraât (Kur’anın okunuş biçimleri), etik, matematik ve tıpdır.

Taberî, Mısır’dan döndükten sonra geçen ilk on yıl zarfında Şafiî mezhepinin esaslarını kabul etmiş bulunmaktaydı. Fakat daha sonra kendisi de ayrı bir mezhep kurmuş ve bu mezhepe de, benimseyenler tarafından onun babasına nispetle Cerirîye adı verilmiştir. Bu mezhep, prensipten ziyade pratik bakımdan Şiîlik’ten ayrılmış ve pek çabuk da unutulmuştur.

Taberî’nin eserlerinin hepsi zamanımıza kadar gelmemiştir. Mesela kendi mezhepi hakkındaki eseri ortada yoktur. Buna mukabil büyük Kur’an tefsiri olan “Cami ül – Beyan fî te’vilî âyet – ül el – Kur’an”  isimli eseri günümüze ulaşmıştır. Taberî bu eserinde ilk defa olarak tefsirle ilgili pek çok malzemeyi toplamış ve kendisinden sonra gelen tefsirciler için önemli bir kaynak olmuştur. “Taberî Tefsiri“ olarak da anılan bu eser aynı zamanda İslam ilimlerini araştıran tarihçi ve tenkitçiler için kıymetli bir hazinedir.

Taberî’nin en büyük eseri ise, Arap dilinde meydana getirdiği ve Dünya tarihi diyebileceğimiz  “Tarih el – Ümem ve’l – Mülûk“ adlı, giriş faslında bahsettiğimiz kitaptır. Bize 1879 ile 1901 yılları arasında,  Almanya – Leiden’deki Brill müessesesinden M. J. Goeje (Göye) ve 1939 yılında Kahire’de Mustafa Muhammed tarafından yapılan metin yayımı ile tanıtılan bu eser zamanımıza tam şekliyle ulaşmamış, bir kısmı kaybolmuştur.

Taberî, Dünya tarihi için lazım olan malzemeyi, bir taraftan ilim tahsil etmek maksadıyla yapmış olduğu uzun seyahatleri sırasında toplamıştır ki bunlar umumiyetle o zaman geçerli olan rivayetlerdi. O, her şeyden evvel bu rivayetlere dayandığını söyleyerek kendisinin tarih görüşünü de açıklamak maksadıyla söz konusu eserinde şöyle demektedir:

“Benim bu kitabımı gözden geçirenler bilsinler ki bu eserimde derc edilen (yer verilen) her bilgi ve haber, pek azı hariç olmak üzere, aklî delillere, insanların fikir ve akılları ile düşünerek buldukları sebeplere dayanmayıp ancak senetleriyle râvîlerini (rivayet edenlerini) gösterdiğim haber ve rivayetlere dayanır. Çünkü geçip gidenlere ve sonra gelenlere dair olan haber, olay ve hadiselerden her biri, bunları gözleriyle görmeyen ve o zamanları idrak etmeyenlere, ancak o halleri gören ve işitenlerin haber vermeleri, o halleri nakletmeleriyle bilinir, akıl ve fikir ile bilinmez. Geçip gidenlerin bazılarına dair naklettiğimiz haberlerin bir kısmını doğru ve hakiki bulmayıp inkâr edenler veyahut çirkin sayanlar bulunursa, onlar bilsinler ki bu haberler tarafımızdan uydurulmadan râvîlerce bize nakledilmiştir.  O haberler bize nasıl nakledilmiş ise, biz de o şekilde alarak derc ediyoruz (yer veriyoruz).”
Onun tarih yazarken takip ettiği metodu açık olarak ortaya koyan yukarıdaki sözlerine rağmen, Taberî öte yandan yazılı kaynaklardan da faydalanmıştır.

Taberî, rivayetlerden ve yazılı kaynaklardan topladığı zengin malzemeyi kullanırken, vakaları birbirine ekleyerek devamlı bir silsile meydana getirmeye çalışmaktan ziyade, elindeki malzemeyi sıralamakla yetinmiştir.

Bu yüzden onun tarihinde, bir vaka hakkında birbirinden farklı birçok söz ve rivayetlerle karşılaşıyoruz. Bundan başka o, topladığı malzemenin sahih yani tam ve sağlam olduğunu da iddiaya kalkışmamıştır.

İşte bu suretle onun tarafından toplanan malzemenin vicdanlı ve insaflı bir şekilde tertip edilmesi ve birçok yerlerde tezatlarla dolu olması, modern tarih araştırmaları için Taberî Tarihi’nin kıymet ve değerini teşkil eder. Bilhassa İslamiyet’in ilk devirleriyle ilgili vakaları araştırırken onun bu eserinden çok şey öğrenilebilir.

Taberî hakkında bu kadar bilgiyle yetinelim ve üslupu hakkında bir fikir vermek için yazımızı onun tarih kitabından aldığımız iki örnekle bitirelim. Önce İslamiyet’in ilk yıllarından bir sayfa açalım. Burada Taberî Hz. Muhammed döneminden bir olayı anlatırken, hep yaptığı gibi söze şöyle başlıyor:

“Bize İbn Humeyd söyledi, ona ve arkadaşlarına Muhammed bin İshak’tan naklen Seleme, İbn İshak’a da Muhammed bin Ca’fer bin Zübeyr söylemiş. O, Urve bin Zübeyr’den şunu rivayet eder: Umeyr bin Vehb , Kureyş’in Bedir’de uğradığı felâketten bir az sonra Safvan bin Umeyye ile birlikte Kâbe yanında El Hicr’de oturuyorlardı. Umeyr bin Vehb, Kureyş’in şeytanlarından ve Tanrı elçisine ve sahabelerine (arkadaşlarına) eziyet verenlerden biri idi. Oğlu Vehb bin Umeyr, Bedir’de esir düşmüştü. Umeyr ona Bedir’deki eski kuyuya atılanları ve onların katlandıkları faciayı hatırlattığında Safvan: Tanrılar adına ant içerek onlardan sonra yaşamanın tat ve manası kalmadığını temin ederim, dedi. Umeyr: Tanrılar  adına ant içerek sözünün doğruluğunu teyit ederim, ben borçluyum. Borcumu ödeyecek bir şeyim de yoktur, borçlu olmasaydım ve arkamda kalacak ailemin mahvolacağından korkmasaydım hayvana binerek derhal yola çıkar, Medine’ye giderek Muhammed’i öldürürdüm, zaten Medine’ye gidebilmem için yol da açıktır, sebep de ortadadır, çünkü oğlum Müslümanların elinde esirdir, dedi. Safvan bin Umeyr bu fırsattan istifade ederek ona: Borçlarını ben ödeyeceğim, çoluk çocuğun da benim çoluk çocuğumla birlikte sağ oldukları müddetçe ayrılık görmeden onlar gibi yaşayacaklardır, onların terbiyesi bana aittir, dedi. Bunun üzerine Umeyr: Bu işi kimseye açma, gizli tut dedi. Safvan: Dediğin gibi hareket ederim, cevabında bulundu.

Umeyr bundan sonra kılıcının bilenmesini emretti, kılıcı bilendi ve zehirlendi. O, yola çıktı, Medine’ye geldi. Bu arada Ömer bin Hattâb (Hz. Ömer) Müslümanlardan bir kitle ile mescitte oturuyor ve Yüce Tanrı’nın Bedir’de bağışladığı zaferi ve düşmanların uğradığı felâketleri konuşuyorlardı. Bu sırada Ömer, Umeyr bin Vehb’in mescidin kapısına gelerek devesini çöktürmekte olduğunu gördü. Umeyr kılıcını kuşanmış halde idi, Ömer: İşte tanrı düşmanı, köpek Umeyr bin Vehb, o, elbette bir kötü maksat için gelmiştir, bize karşı Kureyş’i kışkırtan ve Bedir olayında ordugâhımızın etrafını dolaşarak sayımızı tahmin eden odur, dedi. Bundan sonra Ömer Tanrı elçisinin yanına girerek: Ey Tanrı elçisi! Tanrı düşmanı Umeyr bin Vehb kılıcını kuşanmış olduğu halde gelmiştir, dedi. Tanrı elçisi Ömer’e: Bırakın girsin, dedi. Bu emir üzerine Ömer onun yanına geldi, muhkem bir surette kılıcını bağından tuttu, sapından kavrayıp tuttuktan sonra kılıcı kendi tarafına çekti, yanında bulunan Ensar’a (Hz. Muhammed’i Medine’ye davet edip ona yardımcı olanlara): Tanrı elçisinin yanına giriniz, yanında oturunuz, bu kötü insanın Tanrı’nın elçisine zarar dokundurmamasına dikkat ediniz, çünkü o güvenilecek bir adam değildir, dedi. Bundan sonra Ömer kılıcının sapından tutmuş olduğu halde Umeyr’i Tanrı elçisinin katına getirdi. Tanrı elçisi Ömer’e: Umeyr’i serbest bırak, dedi. Umeyr Tanrı elçisine yaklaştı ve: Sabahınız iyi olsun, dedi. Araplar cahiliye çağında birbirlerine bu şekilde hitap ederlerdi. Tanrı elçisi ona: Ey Umeyr!  Rabbımız bize bundan daha hayırlı selâmlaşmayı öğretti ki, o da Esselâmü Aleyküm’dür, bu selâm cennet ehlinin selâmıdır, dediğinde Umeyr: Sen bunu yakın bir zamanda ihdas (peydah) ettin, diye mukabelede bulundu. Tanrı elçisi ondan ne için geldiğini sorduğunda, o: Elinizde esir bulunan oğlum için geldim, hakkında iyi muamelede bulununuz, dedi. Tanrı elçisi: Boynuna asılı olan bu kılıcın işi nedir ? diye sorduğunda o: Tanrılar  kılıçlardan bu kılıcı kötü eylesin, sanki bir iş mi gördü? diye mukabelede bulundu. Tanrı elçisi ona: Medine’ye gelmenin sebebini doğru olarak söyle, sen buraya esirini kurtarmak için gelmedin. Sen Safvan bin Umeyye ile Kâbe yakınında El- Hicr’de oturarak Bedir’in eski kuyusuna atılanlar hakkında konuştuğunuz vakit; ödeyecek borcum ve besleyecek ailem olmasaydı Medine’ye giderek  Muhammed’i öldürürdüm, dedin. Safvan bin Umeyye de beni öldürmenin karşılığı olarak borcunu ödemeyi, aileni beslemeyi üzerine aldı. Fakat yüce ve aziz Tanrı senin beni öldürmene manidir. Bunun üzerine Umeyr: Senin Tanrı elçisi olduğuna tanıklık ederim. Ey Tanrı elçisi! Biz seni yalanlıyor, gökten getirdiğin haberlere ve sana inen vahiylere inanmıyorduk, senin şimdi bana haber verdiğin işe karar verdiğimiz vakit benden ve Safvan’dan başka kimse yoktu, ben bunu sana yalnız Tanrı’nın haber vermiş olduğunu anladım. Bana hidayet yolunu gösteren ve beni bu yola sevk eden Tanrı’ya hamdolsun dedikten sonra şahadet kelimesini okudu. Bunun üzerine Tanrı elçisi yanında bulunan sahabelerine: Kardeşinize İslam dinini ve Kur’an okumayı iyice öğretiniz, esirini serbest bırakınız, dedi. Sahabeler de emri yerine getirdiler.”

Taberî Tarihi’nden aldığımız ikinci örnek, hepimizin bir yerlerde, bir şekilde bahsini duyduğumuz  “Yedi Uyurlar” / “Ashâb-ı Kehf” hikâyesidir.

Arapça’da “ashâb”; arkadaş olanlar, “kehf”; mağara, sığınacak yeraltı anlamlarına gelmektedir. Taberî bu hikâyeyi de şu şekilde anlatmaktadır:

“Ashab-ı Kehf; Tanrı’ya iman eden gençler olup, vasıfları yüce Tanrı’nın kitabında elçisi Muhammed’e (S.A.V.) anlatılmıştır. Tanrı kitabında: “Ashab-ı Kehf ve Ashab-ı Rakim’i harikalarımız arasında acayip bir harika mı sandın ?” (Kehf Suresi:9) demektedir. Ayette anılan Rakim’den maksat bu gençlerin mensup olduğu kavmin kitabı olup, onlar kendileri ile ilgili haber ve kıssaları bir levhaya yazarak sığındıkları mağaranın ağzına yerleştirmiş veya yazıtı dağların taşlarına yazmış veyahut da gençler mağaraya sığınırken bu kitabı bir sandığın içine koyarak bırakmışlardı.

Bize İbn Beşşar söyledi, ona ve arkadaşlarına Abdurrahman, onlara da İsrail söylemiş, o, Simak’tan, o da İkrime yoluyla İbn Abbas’tan şunu rivayet eder: Bunların sayılarını pek az kişi bilir ki, ben de onlardan biriyim; onlar yedi kişi idiler.

Bize Bişr söyledi, ona ve arkadaşlarına Yezid, ona da Sa’id söylemiş, o Katade’den rivayet eder, o da; bize İbn Abbas şunu söyledi der; bu gençlerin hallerini bilmek suretiyle Tanrı tarafından müstesna kılınan ve sayıları az olan kimselerden biri de benim, onlar yedi kişi olup, sekizincisi de köpekleri idi.

Tanrı’nın kitabında bahsedilen bu gençler uykularından kalktıkları zaman onlar için yemek satın alanın adı Yemnih idi. Tanrı, onların bu halini kitabında hikâye ederek şöyle diyor: “… aranızdan birinizi bu gümüş paralarla şehre gönderiniz, kimin yemeği daha güzel ve helal ise, ondan size yemek alsın ..” (Kehf Suresi:19)

Bize İbn İbn Humeyd’in, ona ve arkadaşlarına Seleme’nin İbn İshak’tan naklettikleri rivayete göre bu gençlerin sayısı sekiz olup, dokuzuncuları köpek idi, der. Bize İbn Humeyd söyledi, ona ve arkadaşlarına İbn İshak’tan naklen Seleme şunu söylemiştir: Aralarında en büyüğünün ve hepsinin namına söz söyleyenin adı Meksemlina, diğerlerinin adları sırasıyla; Mahsemlina, Yemliha, Martus, Kusutans, Biruns, Resmuns, Betuns ve Falus’tur. Köpeklerinin adı ise Kıtmir idi. Onlar hepsi de gençtiler. Bize İbn Humeyd söyledi, ona ve arkadaşlarına İbn İshak’tan naklen Seleme söylemiş, o Abdullah bin Ebu Nüceyh’den, o da Mücahid’den şunu rivayet eder; bana söylediklerine göre onların bazıları çok genç olduklarından derilerinde benekli hastalık (1) vardı.

Tanrı, puta tapan bir kavimden olan bu kimselere hidayet etmişti. Bizden önce geçip giden bilginlerden bir grupun rivayetine göre, onların dini İsa şeriatı idi. Bize İbn Humeyd söyledi, ona ve arkadaşlarına El Hakem bin Bişr ve onun rivayetine göre de, Amr bin Kays el Melaî, ayette adı geçen Ashab-ı Kehf ve Ashab–ı Rakim’i açıklarken, bu gençlerin İsa bin Meryem dininde ve İslamiyet inanışında olduklarını söylemiştir. Mensupu oldukları kavmin hükümdarı kâfirdi. Ravilerden (rivayet edenlerden) bazılarına göre gençler Mesih’ten önce yaşamışlar ve mağaraya sığınma hadisesi de Mesih’ten önce cereyan etmiştir. Mesih ise onları kavmine haber vermiştir. Yüce ve kutlu Tanrı, onları, Mesih’in göğe kaldırılmasından sonra ve İsa ile Muhammed (S.A.V.) arasındaki fetret zamanında (vahiy ve semavi hükümlerin sükûn zamanında) uykularından uyandırmıştır. Daha doğrusunu Tanrı bilir. Bizden önce yaşamış olan İslam bilginleri, bu hadisenin Mesih’ten sonra cereyan etmiş olduğu fikrindedirler. Bu olayın, Fars’ta küçük hükümetler idaresi devam ederken vuku bulduğunu eski çağın tarihini bilenlerden kimse reddetmez.

O zaman, putlara tapan ve Dekinis (2) adını taşıyan biri hükümet sürüyordu. Ona, bu gençlerin kendi dininden aykırı gitmekte oldukları haber verildiği vakit, onları takibe koyuldu. Gençler kendi dinlerinde sebat ederek şehirden uzaklaştılar ve kendileri gibi Hıristiyan olan ve  çiftçilikle uğraşan bir arkadaşlarının yanına varıp, hükümdar tarafından takip edilmekte olduklarını anlattılar. Yanında köpeği olan çiftçi de onlara katıldı. Hepsi de geceleyin bir mağaraya sığınarak; geceyi burada geçirelim de yarın ne yapacağımızı düşünürüz, dediler. Fakat Tanrı onların kulaklarına sağırlık vererek uykuya daldırdı. Onları takip eden hükümdarın adamları, sığındıkları mağarayı keşfettiler, fakat mağaranın önünde herkes korkuya tutulduğundan kimse içeriye giremedi. Nihayet aralarından biri; onları ele geçirdiğimizde öldürecek değil miyiz ? öyleyse mağaranın ağzını kapatalım da susuzluktan ve açlıktan ölsünler, dedi.  Arkadaşları da bu fikri kabul edip mağaranın ağzını kapattıktan sonra çekilip gittiler.

Uzun seneler geçtikten sonra, bir çoban mağaranın yanında yağmura tutulmuş ve mağaranın ağzını açarak koyunlarını içeriye sokmak istemişti. Nihayet uğraşa uğraşa koyunlarını sokabilecek kadar bir delik açmaya muvaffak oldu. Tanrı, o gün sabahleyin onların ruhlarını cesetlerine iade etti. Aralarından birini gümüş paralarla yiyecek satın almak üzere pazara gönderdiler. Adam şehrin kapısına geldiği zaman, ahalide kendisinin alışmadığı halleri görüyordu. Tüccardan birinin yanına gelerek şu para mukabilinde bana yiyecek ver, dedi. Tüccar; sen bu dirhemleri nereden aldın ? diye sorduğu zaman, o; arkadaşlarımla dün bir yere sığınmıştık, sabah olunca bu parayı vererek beni pazara gönderdiler, diye cevap verdi. Tüccar; bu paralar falan hükümdar zamanında çıkarılmıştır, dedikten sonra onu hükümdar katına götürdü. Salih (iyi huylu) bir zat olan hükümdar da ondan; bu paraları nereden aldın ? diye sordu. O, dün arkadaşlarımla şehirden çıkıp şu mağaraya sığınmıştık, sabah olunca arkadaşlarım bu paraları elime vererek beni pazara yemek almak üzere gönderdiler, diye cevap verdi ve mağarayı tarif etti. Hükümdar ondan arkadaşlarının halen nerede bulunduklarını sordu ve mağarada olduklarını öğrenince hepsi birlikte oraya gittiler. O, mağaraya başta girmeme müsaade ediniz, sizin geldiğinizi arkadaşlarıma haber vereyim, dedi. Mağaraya girmesiyle onu gören arkadaşlarını ve kendisini birdenbire uyku bastı. Arkasından girmek isteyen herkesi korku bastı ve hiç kimse içeriye girmedi.

Nihayet onlar bu gençlerin bulunduğu mağaranın yanında bir kilise yapıp, onu namaz kılmak üzere mescid edindiler.”

Ashab-ı Kehf  hadisesinden Kur’an’da, Kehf Suresi’nde bahsedilmektedir. Bu genç insanlar putlara tapılan bir ortamda Tanrı’nın birliğine inanmaktaydılar, bu yüzden gördükleri baskılara dayanamayıp, yurtlarından kaçmışlar ve bir mağaraya sığınarak burada 300 yıl süren derin bir uykuya yatmışlardır ki halk arasında bu kişilere Yedi Uyurlar denilmektedir.

Yedi Uyurlar olayının değişik anlatımları Hıristiyanlar’ca da benimsenmiş ve olay, bu dinin mensuplarınca öldükten sonra dirilme kavramına da delil olarak gösterilmiştir. Yine Hıristiyan inancına göre adı geçen mağara Efes kentinin yakınlarında, Panayır Dağı’nın eteklerinde bir yerde bulunmaktadır. Mağaranın olduğu kabul edilen bölgede Taberî’nin bahsettiği kiliseye ait olduğu ileri sürülen kalıntılar ve bazı mezarlar da vardır.

Buna karşılık kimilerine göre söz konusu mağara Şam’da, kimilerine göre ise Tarsus’ta bulunmaktadır.

İçinde böyle çok sayıda ilginç olayın anlatıldığı Taberî Tarihi’ni, Millî Eğitim Bakanlığı’nın yayınlarını satan kitapevlerinden temin edebilirsiniz.

 

 

NOTLAR:

 

  • Burada benekli hastalık olarak vasıflandırılan dert, ergenlik sivilcesi olmalıdır.
  • Metinde Dekinis olarak adı geçen hükümdarın M. S. 201 ile 251 yılları arasında yaşamış olan Roma İmparatoru Quintus Traianus Decimus olduğu kabul edilmektedir. Bu imparatorun zamanında giderek taraftar bulmaya başlayan Hıristiyanlığın Roma imparatorluğunun birden çok tanrıya tapınılan topraklarında yaşayan mensupları, miladın ilk yüzyıllarında büyük eziyet görmekteydiler. Yedi Uyurlar olayının özünde de bu vardır.

 

Geri

3
Kimler Neler Demiş?

1000

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

En Yeniler Eskiler Beğenilenler
E posta ( zorunlu değil)'e

Taberi uçmamış ama sen saygısızlıkta baya uçmuşun. Yakıtın bitmeden inişe gel ve yazılanları okuyup bilmediklerini öğren. Lütfen… (zorunlu değil)

E posta ( zorunlu değil)

Taberi uçmuş veya uçak yapmıs falan sandım.

Yurdaer Bey aslında bizden biri THY nin uçak bakım başkanlığını senelerce sürdüren bir mühendis ağabeyimiz. Bu tür konulara eskiden de meraklı idi şimdi lerde de çok meraklı.