featured

SORU SORMAK İSTEMEYEN “NOKTALI VİRGÜL”

Değerli okurlarım,

Yaşı uygun olan okurlarım hatırlayacaktır mutlaka; 60’lı ve 70’li yıllarda Abdullah Şahin ile Enver Demirkan’ın hayat verdiği “nokta ile virgül” karakterleri hayatımızda önemli bir yere sahipti. Basit güldürü unsurlarına abartılı bir enerjiyle tat katarlardı. Aslında nokta başka bir anlam ve işleve, virgül daha başka anlama ve işleve sahip. Fakat ikisi bir arada çok daha başka.

Sonra yarım asırlık kısa ömrümde geriye dönüp baktığımda yaşadıklarımın içinde çok sayıda imlâ işaretleri buldum. Yaşamım boyunca en fazla olarak soru işaretlerini kovaladığımı fark ettim. Ayrıca yaşım ilerledikçe ünlemlerimin yerini üç nokta yan yana’lara bıraktığını gördüm. Bana ayrılan zamanlarda duyduğum iki nokta üst üstelere göre kullandım söz hakkımı. Alkışlandığım da oldu, yerildiğim de oldu. Yeni paragraflara başlayıp bir noktaya kavuştuğumda bir daha konuşmasam daha iyi olur dediğim de oldu, bir daha böyle konuşabilir miyim acaba dediğim de oldu.

Bugünkü yazımızda kendi yaşamımdaki imlâ işaretlerini değil, hepimizi tokatlayan imlâ işaretlerini tartışmaya açacağım. Yerkürede esen sert rüzgârın savurup yerle yeksan eylediği alışkanlıklarımızı nasıl terk edeceğimizi “bize” soracağım.

Soru sormak güzeldir. Çünkü aranan yanıtlar daha fazla doğruya yönlendirir. Çünkü soru sormazsan sonun gelir. Aslında bilirsin. Bilirsin ama karar veremezsin. Oysa günü geldi. Karar vermelisin.

NOKTA ZAMANI

Yeryüzü değişiyor. Dağlar yerinden oynuyor. Yaşamlarımızdaki ezberler bozuluyor. Bilimde dahi en bildik sayfalar kapatılıp yeni sayfalar açılıyor. Çünkü bilginin ve öğrenmenin dönüşümü inanılmaz bir hıza ulaştı.

Aslında bir sel geldi. Önüne kattığını bilinmeze götürüyor. Ürkütüyor. Kıyısında seli izleyerek dehşete kapılanlar endişeli. Birbirine bakan yüzlerde okunan soru tek: Hangisini seçeceğiz?

Çünkü sadece iki seçenek var. Sele katılıp (kapılıp demedim) bir gün bir yerde denizlere kavuşmak birinci seçenek. Yahut kalıp bekleyeceğiz. Selden arta kalacak yıkılmış köyümüzde devam edeceğiz. Basit kalacağız, fakat yeni birçok hastalıkla ve fakirlikle baş etmek zorunda kalacağız.

Yani diyorum ki dünyada sosyal, ekonomik, kültürel hayat tamamen değişiyor. Bir büyük değişimin içindeyiz ve bana göre bu değişim, birileri istediği ya da birtakım güç odakları yönlendirdiği için olmuyor; zamanı geldiği için oluyor. İnsan, bugün bilginin yönetilemezliği sorunsalını yenecek olanağa sahip değil. Kaos kendiliğinden başladı. Kaosu yönetmek veya kaostan yararlanmak ile ilgili teorilerimiz de pratiklerimiz de yetersiz şimdi. Yirmi bir yıl boyunca harekât görevlerini yirmiden fazla ülkede fiilen icra etmiş bir emekli asker olarak söylüyorum: Mevcut gerginliklerin de sorunların da sert güç unsurlarından yararlanarak çözülmesi olası değil. Bölgesel çatışmalar, teröristlerle mücadele, sınır meselelerinde askeri çözümler önerilen toplumlar sadece aldatılmaya çalışılıyor.

Dürüst konuşmak gerekli. Sözü dolandırırsak boynumuza dolanacağı mevkideyiz. Yaşadığımız günler tarihte tam da büyük dönüşümlerin zorunlu olarak başladığı günlere benziyor. Bir yeni Rönesans bence yaşanan fakat adı konmadı. Bu defa öncü isimler, kahramanlar veya büyük liderler yok. Bazı akımlar başladı, anladıkça tanımlıyoruz. Hepsinden önemlisi şu ki insanlık tarihinin ezberi olan “insan yapar ve başlatır” bozuldu. Bunun yerine taş devrindeki gibi “çevremizde görüp anladıklarımıza anlam yüklediğimiz” dönemdeyiz. Onar yıllık dilimlere koyduğumuz notalarda tınısını anlamaya çalıştığımız nesil farklılıkları ipucumuz. Bir nesilde en beceriklilerin bile kullandığı teknolojinin yenilenme hızıyla baş etmekte zorlandığı günlerde serinliği hissediyoruz. Kış geliyor, mutlaka gelecek. Teknoloji ve insan etkileşiminde oluşan ve sürekli yenilenen kültürü tanımlamak ve anlamak gerekiyor. Yoksa ağustos böceği gibi olacağız. Ayazda üşüyüp kapısını çalsak dahi karıncalar bize kapısını açmayacak.

Bir nokta diyorum, konuluyor yaşamlarımızın ortasına.

Sele katılıp gidersek yeni dünyada yer bulacağız, selden ürküp oyalanırsak noktayı kendi köyümüzde koyacağız. Fakat o köy, çocukluğumuzun geçtiği, hep özlemini duyduğumuz şirin bir köy olmayacak. Yoksulluğun, hastalıkların ve kederlerin köyünde kalmış olacağız.

Bir nokta konuluyor yaşamlarımızın ortasına. Bildiklerimiz, hayatta kalmaya yetmiyor. Yetmeyecek. Şimdilik nakit akışıyla baş edilen geride kalmışlıkları yarın yenemeyeceğimizi görmek zorundayız.

Dünya yenileniyor. Farkına varmak gerek. Cesur bir adım atmak gerek.

DÜNYAYA SORU İŞARETİ FIRLATMAK

Şanslıyım. Ömrümün son on yılında farklı üniversitelerde dünyanın dört bir yanından öğrencilerle buluşmak olanağı buldum. Yıldızlara çıkıp yüzümüzü mavi dünyamıza döndüğümüzde benim gözlüğümle bakmanın öğrencilerimin gözlüğü ile bakmaktan çok daha farklı olduğunu anlıyorum. Bunun ardında dünyaya sorduğumuz sorular var. Biz başka sorular sorup başka yanıtlar alıyoruz, onlar başka sorular sorup başka yanıtlar alıyor.

Beni endişelendiren şu: Yenilenen dünyada bizim sorularımız veya yanıtlarımız geçerliliğini yitiriyor.

An itibariyle, (yine) apaçık söyleyeyim ki kurulu düzenimiz gençlere giderek daha fazla zorluk çıkarıyor.

Bizim ezberlediğimiz iş hayatı, bizim ezberlediğimiz eğitim ortamı ve bizim ezberlediğimiz eğitim süreçleri ile gençlere hitap edemediğimizi lütfen kabul edelim.

Kendimi de dahil ederek söylüyorum: Öğrencileriyle iyi ilişkiler kurabilmek, onlara ilham verebilmek, yapacaklarının sınırının olmadığına inandırmak haricinde büyük fayda veren bir öğretimizin olamayacağı noktaya doğru hızla ilerliyoruz.

Öncelikle eğitimlerde yer alan konularda köklü değişikliklerin yapılmasına ihtiyaç duyuyoruz ama söyleyen yok. Bugün derslerde, kurslarda anlattıklarımızın çoğu on yıl sonrasında kullanılmayacak. Örneğin pilotları eğitirken başa koyduğumuz Air Law konularının tamamı değişecek. Navigasyon? Meteoroloji? Onlar da farklı değil. Yahut bakım teknisyenlerine bilindik tekerlemelerle kaç çeşit sistem öğretebileceğiz? Kaç tane eğitim kurumunda geleceğin uçaklarının nasıl olacağına dair bir hazırlık var? Siber güvenlikte risk yönetimini başlatmış olan işletmeler Ek-17’den ne ölçüde yararlanıyor? Yolcu hizmetleri yarın otomasyona çok daha bağımlı hale gelirken bunca öğrencimizi mezun edince nereye göndereceğiz? Hava trafik eğitimlerinde Artırılmış Gerçeklik (Augmented Reality-AR) ve Sanal Gerçeklik (Virtual Reality-VR) teknolojisi kullanmaktan bizi alıkoyan nedir? İki boyutlu simülatörler dahi ne güzel işlere yarar iken, AR/VR neden yok eğitim kurumlarımızda? Bugün küresel AR/VR teknolojileri pazarının hacmi 200 milyar doları geçti. Neden dışında kalınıyor?

Diğer taraftan herkes moda bir şarkı gibi DRONE anlatıyor, onu konuşuyor. Bunların kullanımında regülasyonlar nasıl belirlenip güncellenecek, kısıtlar nasıl takip edilecek dendiğinde ses yok. Bunların bakımı nasıl yapılacak dendiğinde teknisyeninin eğitim standardını bileni bulamazsınız. Bir de silahlı DRONE furyası başladı. Üretici birkaç firma ile görüştük geçtiğimiz yıl. Askeri uzmanların kimler olduğunu duydum. Hey güzel Allah’ım demiş bulundum! Yeni eğlence kaynağımız belli oldu.

Değerli okurlarım, hatırlatayım size: havacılık eğitim kurumlarında ders süresi 60 dakika. Bugün 60 dakika bir şeyi dinleyen de yok, izleyen de yok. Zaten asıl söylemek istediğim burada. Yarının havacılık dünyasında kullanmayacakları donanımları anlatıyoruz gençlere. Bugün öğrettiklerimizden çok daha farklı olacak hava araçlarını merak etmeye zahmet etmeyen benim neslimden eğitimciler hâlâ bolca anı anlatmaya devam ediyor. Bir sor be adam, bu çocuklar benim yaşıma gelince nasıl bir havacılık dünyasında olacaklar? Bir sor bakalım, anlattıklarının kaçta kaçı gerçek ihtiyaca karşılık geliyor? Sağdan soldan yurtiçinden araklama yansılara, birkaç da yurtdışından araklama video ekleyerek ders anlatırken karşında sıkıntıdan patlayan o gençlere sor bence.

NOKTA İLE VİRGÜL

Ömer Zeki Defne’nin mükemmel “ziller çalacak” şiirindeki dersler de artık bitecek. O ziller okullarda Birinci Endüstri Devrimi’nin ardından yenilenen dünyada yaşayacak çocukları veya gençleri yeni toplum düzenine alıştırmak için çalardı. Vapurların, toplu taşıma araçlarının düdükleri, büyük işyerlerinin ve fabrikaların zilleri vardı. Önemli meydanları süsleyen dev saatler, zamanı kısacık anlara bölüp ona hükmeden insanoğlunun yeryüzünde gücünü temsil ediyordu.

O devir bitti. Noktayı koymak gerek.

Virgül, işe yeni başlayan gençlere kendi dönemimizden anılar anlatıp onları bunaltmamak gerek. Ki gençler zaten dinlemiyorlar.

Virgül, bizim dönemimizde geçerli olan iş alışkanlıklarını onlara anlatmaya çalışmamak gerek. Zaten işlerin nasıl yapılacağı kökten değişiyor, gençler de iş yaşamında ‘onu öyle yapmayacaklar’.

Virgül, saçma sapan insanları örnek alıp karizmatik liderlik taslayan benim neslimin beslemelerinin başarı öyküleri uydurmaması gerek. Ki gençler zaten bu kurgulara inanmıyorlar. Böyle durumlar onlar için “ego kasma” ve diyorlar ki “ego kasmayın”.

Bizim yaşam tarzımızı beğenmiyorlar. İnançlarımızı da pek umursamıyorlar, beğenilerimizle alay ediyorlar.

Bugün sabah akşam konuştuğumuz siyasileri de bu düzeni de birkaç seçim dönemi içinde büyük ölçüde değiştirecekler.

Bugün işletmelerde burun kıvırdığımız, farkında bile olmadığımız, işletmelerimizin entelektüel sermayesine nasıl katacağımız hakkında çoğumuzun fikrinin bile bulunmadığı konularda çok iyiler. En fazla on yıl içinde bu yetenekleri sayesinde kendilerinden yaşça çok büyükler dahil çok kimseye yönetici olacaklar.

Ben korkmuyorum. Çünkü etrafımdaki pek çok kişiden bin kere daha dürüstler gençler. Bu sözümün ölene kadar arkasındayım. Benim neslime kıyasla bin kere daha dürüstler. Dersine girdiğim, konferanslarda bir araya geldiğim ondan fazla üniversitede ve beş ayrı uçuş okulunda gençlerle iletişimim oldu. Kaç milletten hem de. Değişmiyor. Gururları var, dağlar kadar hem de.

EYLEM ZAMANI GELDİ

Değerli okurlarım, eylem zamanı geldi.

Dünya değişti. Nokta.

Virgül, sel geliyor. Sular durulunca, çekilince, her şey sil baştan yenilenince dünyada bizlerin yeri daralmış olacak. Gençlerin ise yeri kocaman olacak.

Virgül, yeni dünyanın düzenini birileri kurgulamadığı için ilk çağlardaki gibi hayatta kalma becerilerimizin ön planda yeri ve önemi büyük olacak. Koşullar vahşileşirken insanların bilgeliği ve hoşgörüsü artacak.

Bence siz o günleri düşünerek bugünün gençlerinin affedemeyeceği kadar kötü olmayın. Olur mu?

Onlara işyerlerinde eziyet etmek, küçük ücretlere ve kötü koşullara mecbur bırakmak enayiliğini yapmayın, onları anlayın ve yeteneklerinden yararlanın. Olur mu?

Son bir virgülle söyleyeyim; bugünler noktalı virgül günleri, bitiyor. Noktamız konulduğunda virgüle bıraktığımız dünya gurur duyacağımız bir dünya olmalı.

Hepimizi gençlere karşı en az onlar kadar dürüst ve gururlu olmaya davet ederek bitiriyorum bu hafta.

. , ;

Bir sonraki buluşmamızda, Kıbrıs’taki mitolojik öykülerin bir havacıya düşündürdüklerini paylaşacağım.

?

Dr.Cengiz Mesut BÜKEÇ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir