KURBAN ARİFESİNDE

KURBAN ARİFESİNDE

Lebbeyk Allahumme Lebbeyk, lebbeyk la şerike leke lebbeyk inne’l-hamde  ve’n-ni’mete leke ve’l-mulke laşerike lek. Tekrar;

Lebbeyk Allahumme Lebbeyk, lebbeyk la şerike leke lebbeyk inne’l-hamde  ve’n-ni’mete leke ve’l-mulke laşerike lek………

Sesler huşu ile yükseliyor, ruhun derinliklerini okşuyor, teni ürpertiyor.  Böyle mistik bir hava nasıl oluşur? Nasıl olur da haz ve saygı ile sarsılır bedenler? İlk kez görenler, duyanlar şaşkın! Düşünsenize; yerden metrelerce yukarıda, sonsuz bir boşlukta, motorlardan başka hiç bir sesin olmadığı ortamda, kabinin içi, sonsuz yalvarış ve yakarışlarla inliyor.

Hepsi  çocuk gibi neşeli, heyecanlı, içleri kıpır-kıpır, yüzleri parlıyor, tenleri ve gözleri ışıltı dolu.  Hac farizasının bilinci ile, Cidde’ye yaklaşmış olmaktan mutlular.  Ahmet’ler, Ali’ler, Emine ve Ayşe’ler ehramlar içinde pembe-beyaz veya esmer tenli ama hepsi nur yüzlüler, beyaz hepsine yakışmış…..yaklaştıkça gülüşüyorlar.

Grup başkanı yüksek sesle Cidde’ye iner inmez yapılacak işleri anlatıyor. Kabin tekrar tekrar inliyor; sesler dalga dalga yükseliyor….lebbeyk allahumme lebbeyk….

*****

İslami kaynaklara göre; İbrahim Peygamber, eşinin çocuğu olmaması nedeniyle Allah’a yalvarır. Kendisinin ve eşinin yaşlı olduğu bir zamanda oğlu dünyaya gelir. Çocuk biraz büyüdüğünde, İbrahim peygamber rüyasında onu kurban etmesi gerektiğini görür. Oğluna “Yavrum, ben rüyamda seni yaradana kurban ettğimi gördüm. Düşün, ne dersin?” diye sorar. O da, emrolunan şeyin yapılmasını ister.

*İbrani kayıdı  Tanah’a göre; İbrahim, eşi Sara’dan çocuğu  olursa bu çocuğu tanrıya kurban olarak adayacak, söz vermiş. Tanrı, “sevdiğin biricik oğlunu,  İshak’ı al, Moriya bölgesine git, orada sana göstereceğim bir dağda oğlunu sun” der. Baba-oğul birlikte yürürler. Tanrı’nın kendisine belirttiği yere varınca İbrahim bir sunak yapıp üzerine odun dizer. Oğlu İshak’ı bağlayıp odunların üzerine yatırır. RAB’bin meleği göklerden, “İbrahim…. İbrahim!” diye seslenir. “Çocuğa dokunma,ona bir şey yapma!” İbrahim çevresine bakınca, çalıların arasındaki koçu görür.

İbrahimi dinlerde; Zilhicce ayının (Hicri takvimin on ikinci ayı) 10. günü aynı şekilde kurban kesilerek kutlanan bir bayram olmuş. Kuranı kerimin Hac suresinde geçen ayet, kurbanın islam inancındaki yerini şöyle anlatıyor: “Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Allah’a ulaşacak olan ancak, sizin O’nun için yaptığınız, gösterişten uzak amel ve ibadettir.”

*****

 

Türkiye çıkışlı Cidde seferleri nevi şahsına münhasır, yani eşi bulunmaz,özel uçuşlardı. Uçuşun başında, kalkıştan hemen sonra, grup başkanlarını  yanımıza çağırıyor, kısa bir brifing veriyorduk. Yemekten sonra çay-kahve ikramı biter bitmez herkes ayaklanıyor, tuvaletlerin önü kuyruk oluyor.  Tuvalete her girenin arkasından yerler siliniyor, abdest aldıkları için tuvaletlerde küçük çapta göletler  oluşuyor.  Kokpit bu haberi alınca kızılca kıyamet kopuyor.

-O zeminin altı kablo dolu, izah edin,engelleyin!

Yemek servisinden sonra, grup başkanları yine ön tarafa davet edilir, teknik açıklamalar P/A sistemle hacı adaylarına duyurulurdu. Sessizce talimatları dinleyen, başlarını sallayan yolcular ikna olduktan sonra; sesi,  kıraatı güzel adaylar sıra ile mikrofonda dualara başlar, yol boyu kabin   dualar ile inler. Kokpit’den yapılan anonsla Cidde sınırına yaklaştığımızı öğrenince öyle bir telaş başlardı ki…..haydaaaaaa! Hepsi yerlerinden kalkarlar, baş üstü raflarındaki çantalar, zembiller iner, soyunma faslı başlar.  Elbiseler bir daha hiç giyilmeyecekmiş gibi çantalara, torbalara tıkıştırılır.  Sessizce ortadan çekilip onları kendi hallerine bırakırdık.  Derken; kabini mis gibi bir koku kaplar, yeni alınmış, katları ilk kez açılmış beyaz havluların kokusu! Bir havluyu bellerine sarıyorlar, ikincisini bir omuz dışarda kalacak şekilde çarpraz olarak bedenin üst bölümüne doluyorlar, omuzlarında veya bellerinde çantaları, işi biten yanındakine yardım ediyor, çengelli iğneler havluları tutturuyor, sonra yerlerine oturuyorlar.  Hanım hacı adayları beyaz elbiseleri ve örtüleri ile uçağa binerler, onların havada ehrama bürünmeleri söz konusu değil. İnerken bizimle helalleşiyorlar,  isteklerimizi soranlar var.  Öyle bir vedalaşma ki sarsılıyoruz, titriyoruz, gözlerimiz doluyor.

-Hakkını helal et! sözleri ile uçaktan ayrılıp, uzaklaşıyorlar.

*****

1950-60’lı Yıllarda kurbanlık birkaç gün önceden getirilir, haneyi bir telaş sarardı. Koyun bakım ister,beslenecek. Kimi sabaha kadar ağlar,huysuzlanır. Ev halkı sağa-sola döner durur, uyku tutmaz. Yazık ki yazık ama yerine getirilecek olan dini bir vecibe var. Kasap bellenir,adres verilir. Kap kaçak yıkanır hazırlanır. Beklenen gün geldiğinde çoluk çocuk pencerelerden uzaklaştırılır, bahçenin en müsait yerinde görev tamamlanır. Akıtılan kandan herkezin aılnına sürülür. Geriye kalan, zeytin çekirdeğine benzer koyun dışkısı ve malum teferruat. Kime ne verilir, hangi komşu ne alır, her şey muamma. Alan ile veren arasında bir sır. Dağıtım sırasında aceleden bir kahvaltı;biraz ciğer ve böbrek ateşte altüst edilir,işe devam.

Tencerede az kuyruk yağı kavrulur, yağ kaşıkla iyice yayılır, sonra etler ilave edilip altüst edilir, kapağı kapanır. Suyunu salacak sonra çekecek. Mevsimine göre patates püresi veya beğendi eşliğinde tabaklarda. Yanında dumanı üstünde pilav, kekik asla unutulmaz.

*****

En önemli teferruat bahçenin yıkanması…Bahçesi olmayanlar sokak köşelerinde bu görevi yerine getirirken, tüm kaldırımlar pisliğe-kana bulanır, ağır bir koku akşama kadar solunur. Bu yıllarca böyle devam etti. Zaten sürüler sokak ve caddelerde günlerce gezdirilir, görüntü ve koku kirliliği erken başlardı. Şimdi daha medeniyiz öyle mi? Hadi canım sizde! *Davulcu yellenmesi gibi. Geçen yıl, Anadolu yakasından gelip boğaz köprüsünden geçerken, yine kazalar vardı. İrili ufaklı adamcıklar arabalardan çıkmış; eller kollar havada bağırışırken, gömlekler kan içinde. Hani biraz önce kurban kesip, dua etmiş, sevap işlemiştiniz! Ana avrat küfrediyorsunuz, n’oldu şimdi?

Eve gelince televizyon, az sonra reklamlar ve aynı nakarat “bizden ayrılmayın…”

Ayrılmadık da yeni görüntüler; her iki yakada denizin aldığı renk. Bu mu ayrılmama nedenimiz? Helikopterden canlı yayın; “bayramın ilk gününde kesilen kurbanların kanları nedeniyle boğaz kırmızıya büründü. Kurban kanları Beylerbeyi sahilinden boğaza ulaştı, saatler ilerledikçe denizin rengi kırmızıya dönüştü.”  Böyle gelmiş, böyle de gider! Kavurmaya,baklavaya dikk….AZ GÖTÜRÜN!

Duanız,bereketiniz bol, her gününüz bayram olsun!

 

*Allahım, buyur, senin emrine geldim, senin ortağın yoktur,buyur. Hamd ve ni’met sana mahsustur, mülk de senindir. Senin ortağın yoktur.

*Musevilik,hristiyanlık,İslam

Tanah; Tevrat ve Zebur’u da kapsayan, Musevilik dininin kutsal kitabı

*Kimsenin umrunda olmayan, kaybolup giden konu.

*Kaynakca:Haber Hakkı sitesi -Vikipedi

Geri

4
Kimler Neler Demiş?

1000

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Aytekin. Avustralya

Hanimefendi.Kaleminize saglik.Cok mukemmel bir yazi olmus.Hepimizin cocukluk anilarini mükemmel bir şekilde anlatmissiniz.Hac yolculugundaki anilarinizide kalbi hislerle mükemmel suslemissiniz.Tebrikler vr teşekkürler.

İlhan Özdemir

Neredeyse 2000 yıldır süregelen bir dini ritüel… Hepimizin anılarında benzer, yaşanmış acı tatlı olaylar vardır mutlaka… Ancak, ben günümüzde hala böyle bir ritüelin sürdürülmesini gereksiz buluyorum… Amaç yardıma gereksinenlere yardımsa eğer, başka bir yolu bulunmalı…Mutlaka elde bıçak sokakta hayvanların kovalanması, sağda solda hayvanların boğazlanması çocuklar ve gençler için, hepimiz için hoş manzaralar değil.
İlhan Özdemir

Meral Döşemeciler

Çocukluk güzeldir, eski kurban bayramları da anlı-şanlıydı.İnsanlar günümüzde birbirlerinden kaçıyorlar, “tatil” için bahane oluyor bayramlar.Kimsenin yoksulu,kimsesizi düşündüğü yok! Tamam yap tatilini ama gittiğin yerde hayır işleyecek kimi tanıyorsun? Senin anın da çok güzel! Baban acele etmiş, etler kesildikten sonra dinlenmeye alınır.Neyse olan olmuş, bize de o yılları anmak kalmış.

Meral hanım çok güzel bir yazı ve tabii ki güzel bir anı. Günümüzde ki kurban bayramları tabi ki eskisi gibi yaşanmıyor. Kurban bayramlarında hep aklıma 11 yaşındayken babamın kestirdiği kurban aklıma gelir.Kasap tarafından etleri ayrılma aşamasında birden dönüp elime tutuşturulan bir but ve bu et parçasının hala sıcak ve seğirmesi(titremesi)sonucunda bir anda elimdeki eti fırlatıp oradan kaçtığımı hatırlar ve gülerim.