ANKARA’DAN AVRUPA’YA DAHA ÖNCE DE UÇULUYORDU…

ANKARA’DAN AVRUPA’YA DAHA ÖNCE DE UÇULUYORDU…

THY Yönetim Kurulu ve İcra Komitesi toplantı sonrası yaptığı açıklamada, bu kış Ankara’dan 29 Ekim’de Frankfurt’a, 30 Ekim’de Berlin’e ve 31 Ekim tarihinde de Viyana’ya direkt sefer başlatılacağını ifade etmiş. Ne güzel haber!

Anlamadığım şu;  ne zaman ya da niye kaldırıldı? Biz zaten Ankara’dan Stutgart’a, Köln’e, Dusseldorf’a ve yaz tarifesinde Paris’e gidiyorduk, Airbus’larla bile.

***

İple çektiğim ilkokul tatillerini hatırladım birden. Ankara’da geçerdi.

Yok uçakla değil! Haydarpaşa’dan yataklıya kurulur, sabah karşılanırdık.

Angaralılar sahillere akın ederken, biz karasal iklimin kavurucu sıcağında, başkentteydik.

Cebeci’de Mülkiye’nin girişi (Siyasal Bilgiler Fakültesi) sütunlarla bezenmiş, muhteşem bir salondu. Teyzem ordinaryüslerin ders notlarını kitap haline getirebilmek uğruna, daktilo başında ter dökerken, 10 yaşlarında bir çocuk, karanlıkta o sütunlar arasında dolanır, şarkılar mırıldanırdı. Bir gece bir karaltı görüp, korkup saklandım. Uzun boylu, genç adam üst kata çıkmış, teyzeme soruyor “anacım bir melek gelmiş galiba, aşağıda şakıyor”.

Sayın Deniz Baykal o zamanlar Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yüksek lisansını yaparken asistan olarak çalışıyor.

60’lı Yıllarda Cebeci’den Kızılay’a, Ulus’a gitmek otobüslerin dışında dolmuşlarla yapılırdı. Henüz minübüs denilen icat ortada yokken. Şöförler  bir an önce arabalarını doldurabilmek uğruna, cırtlak sesleriyle bağırırlardı

-Ulus….Ulus…Heykel’e kadar!

O kavurucu yaz sıcağında, şiddetli yağmurlar aniden bastırır, misler gibi bir toprak kokusu genizlere dolar. Bunu da herkes bilmez!

***

Ankara sevgisi böyle başladı ama havayollarına girdikten sonra daha da pekişti.

Önce Mithatpaşa Caddesi, 4 No.da Kent Otel’de bulduk kendimizi, Sıhhiye’de. Sonra mekan değişti, geçtik Stad Otel’e, o da Ulus’da. Her birinin farklı anıları, yaşanmışlıkları var ve bir gün bir de baktım Atatürk Orman Çiftliği’nin karşısındaki Marmara Otel’deyiz.

Doğudan, kuzeyden gelen uçakların ekipleri otele yığılmış, mevsim kış. Uçakların çoğu kalkamıyor. Havanın yükselmesini  beklerken, kalorifer kazanı patladı.

Buz gibi bir havada, buz gibi bir otelde battaniye altında bekleyişe geçtik.  Arkasından Dedeman.

Ankara’ya geceden intikal ederdi ekipler. Boeing’le pas gidilir, ertesi gün Ankara-Paris seferi yapılırdı mesela. O Pass uçuşlardan birinde, yanıma Sn.Cindoruk oturdu. Merhabalaşma faslından sonra suskunluk. Kalkış sonrası dayanamadı, sorulara başladı. Ertesi günkü uçuş programını öğrenince ne dese beğenirsiniz?

-Kızım, senin anan-baban, ailen, evin barkın yok mu? Bu saatte havalarda?

Ben de aynı soruyu ertesi gün Esenboğa yolunda, ekip arabasında Enver Küçük kaptana sordum.

***

Yaşam koşulları yeteri kadar ağır ve pahallı. Olayları çok da ciddiye almamak lazım. Geçenlerde, uçakta kaç konserve kutusu açmış olabileceğimi düşündüm. Her Zürih’e gidişte kutular dolusu Ready marka portakal suyu yüklenirdi. Tadı hoştu, hafif şekerli. Paris’den de Mondi’ler. Hem ekşi, hem acı. Memlekette henüz yok, yabancılar su içmez yemekte. Kalanlar İkram Ünitesi’ne teslim edilir, ertesi gün uçaklara yüklenecek. Sonra bir daha…bir kez daha, aylar boyu.

Derken, Gemlik yolundaki Rıfat Minare boy gösterdi. Litrelik kutuları, Alman ikramcı Hans’dan aldığımız teneke kutu açacağı ile çevçevre delerdik. O kadar da kolay değil! Kabin Amiri Sankur Dirim yetişirdi imdada. Kabin Amiri indirir liquid container’ı aşağıya, doldurur buzları içine, Minare’nin kutusunu boca eder. O termoslar dışından terlemeye başlar bir süre sonra, buzzz gibi!

Alamancı’nın gıkı çıkmaz içer de iş adamlarını, gazeteci ve bürokratları hoşnut kılmak zordur. Hele de Esenboğa dönüşünde.

Yahya Kemal’in “Ankara’nın en güzel yanı İstanbul’a dönüşüdür” deyişi ünlüdür. Neden söylediği de çeşitli şekillerde yorumlanır.

Benim gibi Ankara’yı sevenler için sadece yuvaya, aileye dönüş güzeldi. Ama…Ankara’dan her zaman dönülmez, dönülemez!

***

İstanbul kar ve buz altında ise, Ankara üs olur. Ankara’dan Erzurum, Girne, İzmir parkurları mevcut ekiplerle yapılır.

Ankara’yı kar, sis basmışsa eğer ekipler beklemede kalır. Dispeçerler, ekip tahsis hem yolcu hem ekiplerle bunalır.

İkramı bir başkadır Ankara’nın. 70’li Yıllarda kendi aşçımızla kendi mutfağımızda ikram menülerini üretiyorduk. İstanbul merkez, Ankara tali pozisyonda iken, Ankara İkramı’nın verdiği poğaçalar bile farklıydı.

Ankara’dan Dusseldorf’a veya Stutgart’a tarifeli sefer ile yolcu taşınırdı. Airbus’lar ağzına kadar full gidip dönerdi. Yolcu, kalkış sonrası gözleri ile takip ederdi ekibin her hareketini. Fırınlar çalışmış, mis gibi bir koku yayılmış kabine. Orman Kebabı’nın kekik ve et kokusunu duyan masasını açar. Biz bile bakardık acaba ekibe de kalır mı?

***

Hürriyet’ten Deniz Gürel, Ankara Ticaret Odası’nın uzun süredir dile getirdiği Ankara’dan yurt dışına direkt uçuş talebinde nasıl sonuç alındığını yazmış. Diyor ki:

-Yurt dışına direkt uçuş meselesi Ankara’nın kanayan yarasıdır. Her dönemde pek çok çevrenin şikâyet ettiği ama bir türlü çözülemeyen bir sorun.

İstanbul’dan yurt dışına günde 450 uçuş var, Türkiye’nin başkentinden sadece 8 uçuş…
Bu karşılaştırmanın üzerine herhalde bir şey söylemeye gerek yok.
Avrupa’nın herhangi bir kentine yapılan 3 saatlik bir yolculuğa İstanbul aktarması eklenince, en iyi ihtimal yarım gün yolda geçiyor.
Yolda çekilen eziyet de olayın ayrı bir boyutu.

Siz en iyisi yazıyı kaynağından okuyun!

 Bunlar bizim geçmişimiz. Geçmiş kaçınılmazdır ve unutulmaz!

Ankara için hem umutlu hem mutluyum ve çok yakında yeni tarifeler uygulanacağını biliyorum. İşte 31 Ekim’de Paris başlıyor!

Meral Döşemeciler

 

Yapılan Yorum Sayısı (2)

  1. Ankara   - Tarih: 29 Ekim 2017 - Saat 21:32   - Cevap Yazın

    Ağzınıza sağlık. Sanki bir Sait Faik, Orhan Kemal veya Tevfik Fikret okudum. İnşallah base açılır ve eski şaşaalı günlerine kavuşur.

    1

    0
  2. Ankara   - Tarih: 29 Ekim 2017 - Saat 21:34   - Cevap Yazın

    Eee base açılmazsa otel otel dolaşırsınız böyle.

    1

    0