Türkiye’de: İlgililer bilgisiz, bilgililer ilgisiz

Türkiye’de: İlgililer bilgisiz, bilgililer ilgisiz

Her hafta; bu köşeye yazısı yazmanın yanı sıra, TV’de programa katılacak konuklar bulmak, özel sorular hazırlayıp sormak, gerçekten zor oluyor. 
Okuyucu ve izleyici kitlemizin sektörden olma olasılığının yüksekliği nedeniyle, yazarken ve TV programı yaparken son derece dikkatli davranıyoruz.            

Ancak, kimsenin tam olarak uzman olamayacağı havacılık sektörü için yazan yazarların, yazı yazmak için (teknik, pilotaj, hava trafik kontrolörlüğü, kabin memurluğu, dispeçerlik, vb.) branşlarında bilgi ve deneyim sahibi olarak eline kalemi alması imkânsızdır. Bu nedenle yazarlara yönelik kişisel sataşmalar “sen kendi branşında yaz” gibi yapılabilmesi olanak dışı isteklerde bulunmak mantıklı olamaz. Önemli olan konu içeriğini kimin yazdığı değil doğruları yazıp yazmadığı olup, yazar değil konudaki içerik yargılanmalı ve yorumlanmalıdır.

Yazı içeriğindeki yanlışa yönelik, yorum atmak tabii ki arzu edilen bir uygulamadır. Ancak, bu yorumu atarken yazı içeriğine değil yazara yönelik kişisel saldırılarda bulunmak bu sektörde çalışanlara yakışmamakla beraber, bu yoruma karşın başka okurlarında, yazıyı ve yazarı bırakıp, yorumcuya yönelik kişiselleşmiş argo yorum atmalarına neden olmaktadır.

Bu haftaki yazıma başlamadan bu ön yazıyı koyma gereği duymamın sebebi, yazıma 49 adet yorum gelmesi ve bunların çoğunun yazının içeriğiyle ilgisi olmayıp karşılıklı sataşmalar içermesiydi.

Geçen hafta yayınlanan Kara Kutu programına konuk olan ITÜ Meteoroloji Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu ile yaptığım programdaki ilginç noktaları, bence çok önemli olduğundan, programı seyredemeyenler için bir kez daha gündeme getirmek istiyorum. Çünkü ülkemizde bilimselliğe ne kadar önem verildiğini(!) gözler önüne serebilmek ve Kadıoğlu’nun sistemle ilgili zehir, zemberek serzenişlerini bir kere daha ilgililere hatırlatmak amacı taşımaktayım.

“Meteoroloji” gibi, havacılık endüstrisi için çok önemli bir bilim dalının ve bu alanda yetişmiş beyin gücünün ülkemizde ve sektörümüzde önemsenmediğini, oysaki dünyada yaşanan 31 afet cinsinin 28’inin hava ile ilgili olduğunun altını çizen hocamız, kendisine afet yönetimi ve kaza-kırım komisyonlarında fikir bile danışılmadığını belirtti. 

Afet yönetiminin uygar ülkelerde daha ilkokul sıralarında başladığını belirten Kadıoğlu, hayat konusunda ne kadar fazla donanıma sahip olursak, o kadar yaşama şansımızın artacağını vurguladı.

Kaderci bir toplum olmamız nedeniyle, birçok alanda gerekli olan önlemleri almadığımızı ve toplumu afete hazırlamadığımızı öne sürerken, “Okumuyoruz, okutmuyoruz ve dolayısıyla ne yapacağımızı bilmiyoruz” diyerek serzenişlerini sürdürerek; “insanları, nasıl enkaz altına sokmamamız gerektiğini düşüneceğimize, yazık ki, enkaz altından nasıl kurtaracağımıza hazırlanıyoruz, yani, olanaksız ve çıkmaz yolu seçiyor ve bu yanlış mantıkla afetin gücünü önceden minimize etme yoluna gitmiyoruz” dedi. “şu anda TBMM’de görüşülmekte olan afet yönetmeliğinin yeni halinin bile bilimsellikten uzak olduğunu ve bu şekliyle çıkarsa, yanlışın devamı olacağını savundu.

Sivil havacılığımızın ve kaza-kırım komisyonlarının yapılanmasını eleştiren ve bu tür durumlarda kurulan kriz masası oluşumundan da sözeden Kadıoğlu, Türkiye’de kriz masalarının kendisinin krizi tetiklediğini ve bu kazalarda üst düzey devlet erkânının orada olmaması gerektiğini, bu erkânın; destekten çok köstek olduğunun da altını çizerek; “Tribünden çok maça odaklanmalıyız” tarzında söylemlerde bulundu. 

Kriz masalarında “Gerekli olanlar yok iken, ne yazık ki gereksizlerin işgali altında kalınmıştır” ifadesinde bulunarak, Başbakanın orada olması kriz masasının işini kolaylaştırmayacağı gibi, yavaşlatır bile… diyerek, popülist yaklaşımlar sergilenmemesi gerektiği vurgulandı.

Kaza-Kırım komisyonlarının mutlaka özerk yapılanması gerekliliğini de ayrıca savunan hocamız, Bu komisyonların üniversitelerden destek alması gerekliliğinin önemini vurgulayarak; kaza-kırımlarda, genelde meteorolojik koşullardan sözedilmesine karşın, kurulda bir tane bile meteorologun bulunmamasını eleştirdi. Türkiye’de Meteoroloji Genel Müdürlüğünde 3000’e yakın personel istihdam edilmesine karşın, bunlardan 120 civarında meteorolog bulunmasını; “arpalık” olarak nitelendirerek, Türk halkının dikkatine sundu.

ABD ‘de de dispeçerlerin “meteorolog” olması koşulu olduğunu da ayrıca belirten Kadıoğlu; ülkemizde dispeçerlik hizmetlerinde kaç tane meteorologun bulunduğunu sordu.

Sabiha Gökçen Havalimanı dışında pist yapımında meteorologlardan bilgi alınmadığını, Atatürk Havalimanının 06-24 pistinin kısalığından çok, konuşlanmasının yanlışına değinerek kuzey-güney rüzgârının yoğun yaşandığı bir pist olduğunu savundu. Zonguldak havalimanının yanlış yerde konuşlandığını da sohbet anımızda ayrıca belirterek, Türkiye’deki sorunların, “ilgililerin bilgisiz, bilgililerin ise ilgisiz” olduklarından kaynaklandığını, üniversitelerimiz, akademisyenlerimiz varken ve bunların; yurt dışı örnekleri inceleyerek bilgi birikimine sahip olmalarına karşın ülkemizdeki yöneticilerin pist ihale ve yapımlarında hala meteorologlara fikir bile danışmadan müteahhitlerin bilgilerine itibar ettiklerini, kaza-kırımlarda ve afet durumlarında ise üniversiteler yerine AKUT’un daha ön plana çıkartılmasının neresinin bilimsel olduğunu sorarak, bu yapılanma yanlışını gözler önüne serdi ve aynı zamanda Türkiye’de uçak kazaları meteorolojik yönden hiç incelenmemiştir iddiasında bulundu. 

Helikopter kazamıza da değinen Kadıoğlu bu kazada kanat yani pervanede buzlanma şartının oluşmuş olabileceğini, çünkü -41 derecede bile donmayan saf suyun metalle temasında anında buzlanmaya yol açacağını bilimsel olarak açıklayarak, o irtifada soğuk ve nemli bir havanın olması nedeniyle bu buzlanmaya sebep olmuş olma ihtimalini yüksek bulmakta, dolayısıyla helikopterin düşüş şekline yönelik farklı bir yaklaşım sergiledi.
(kaza-kırım komisyonunda meteorolog yoktu)

Sonuç olarak; yukarıda bire bir konuşmalarını deşifre ettiğim Prof. Dr. Kadıoğlu’nun söylemleri benim yazdığım yazıların içinde sıklıkla yer verdiğim, ülkemizde her şey “var mı, var” mantığı doğrultusunda seyretmiyor mu, ne dersiniz? 

Bol, bol üniversiteler açarız, bol, bol akademisyenler yetiştiririz. Bol, bol bilimsellik içeren konuşmalar yapar, sempozyumlar düzenleriz. Ancak, bunları hep göstermelik yapar ve “var mı, var”ı oynayarak aslında biz yine de ne yazıktır ki kendi bildiğimizi yaparız.

İyi haftalar…

Geri
Etiketler: