Değerli okurlar,
Türk Hava Yolları bugün 93 yaşında. Neredeyse bir asra yaklaşan bu hikâyeye bakınca insan şunu düşünüyor: Gökyüzünde büyüyen markalar, zamanla şirket olmaktan çıkarlar. THY ise tam olarak böyle bir yerde duruyor.
1933 yılında kurulan küçük bir devlet işletmesinden söz ediyoruz. Birkaç uçak, sınırlı imkânlar, genç Cumhuriyet’in büyük hayalleri… O yıllarda mesele kâr etmekten çok Türkiye’nin kendi gökyüzünde varlık gösterebilmesiydi. Bugün ise THY, dünyanın en fazla ülkesine uçan havayollarından biri.
Bu dönüşümü rakamlarla açıklayanayız.
Çünkü THY’nin büyümesi, Türkiye’nin dünyaya açılma biçimiyle paralel ilerledi. Ülke ekonomisi dışa açıldıkça, turizm büyüdükçe, ticaret genişledikçe Türk Hava Yolları da rotalarını genişletti. İstanbul’u merkeze koyan yapı zamanla dev bir bağlantı ağına dönüştü.
Bir dönem Avrupa merkezli havacılık düzeni vardı. Frankfurt, Paris, Londra oyunun merkezindeydi. Sonra Körfez taşıyıcıları çıktı. Dubai ve Doha yeni transfer merkezlerine dönüştü. THY ise bu rekabetin içine İstanbul’u sokmayı başardı.
Bugün İstanbul Havalimanı’na baktığınızda aslında terminal görmüyorsunuz. Orası artık Avrupa, Asya, Afrika ve Orta Doğu’nun kesişim noktası haline geldi. THY’nin asıl başarısı da burada yatıyor.
Yani THY yolcu taşımadı, trafik akışı oluşturdu.
Birçok yabancı yolcu İstanbul’a gelmek için değil, İstanbul üzerinden başka bir ülkeye gitmek için THY’yi tercih ediyor. Modern havacılıkta en değerli şeylerden biri bu. Çünkü bağlantı kurabilen havayolları büyüyor, kuramayanlar ise giderek sıkışıyor.
THY yıllardır bu sistemi doğru işletiyor.
Üstelik bunu uçak sayısını artırarak yapmadı. Teknik bakım şirketleri kurdu, pilot yetiştirmeye başladı, kargo tarafını büyüttü, düşük maliyetli tarafta AJet yapılanmasını oluşturdu. Son yıllarda teknoloji ve ödeme sistemlerine yönelmesi de dikkat çekici.
Çünkü havacılık değişiyor.
Eskiden bir havayolu için önemli olan şey filo büyüklüğüydü. Şimdi veri yönetimi, dijital sistemler, müşteri deneyimi ve operasyon hızı en az uçak kadar önemli hale geldi. THY yönetimi bunu erken fark etti.
Ama önümüzdeki dönem geçmişten daha zor olacak.
Çünkü sektör artık eski sektör değil.
Pandemi sonrasında dünya yeniden uçmaya başladı ama havacılığın dengesi tamamen değişti. Uçak üreticileri teslimat krizleri yaşıyor. Motor problemleri küresel ölçekte büyüyor. Yakıt maliyetleri hâlâ büyük baskı oluşturuyor. Avrupa’daki çevre regülasyonları ise havayollarını yeni bir döneme zorluyor.
THY’nin önündeki en büyük sınav da burada başlayacak.
THY bugün büyüyor. Ancak mesele büyümek değil. Mesele bu büyüklüğü sürdürülebilir hale getirmek.
2033 hedeflerine bakıldığında çok iddialı bir tablo var. 800’ün üzerinde uçak, 170 milyonun üzerinde yolcu, devasa bir kargo kapasitesi… Fakat havacılık sektörü planla değil krizlerle şekillenen bir alan.
Örneğin teslim edilmeyen bir uçak sadece sayı eksikliği yaratmaz. Açılacak yeni hattı geciktirir. Operasyon planını bozar. Maliyetleri artırır. Bugün Airbus ve Boeing tarafında yaşanan sorunlar bütün sektör için ciddi risk oluşturuyor.
Motor krizi de aynı şekilde.
Son iki yılda birçok havayolu yerde kalan uçaklar nedeniyle operasyonlarını yeniden planlamak zorunda kaldı. THY büyük filo avantajıyla bunu daha kontrollü yönetebiliyor ama risk tamamen ortadan kalkmış değil.
Bir başka önemli konu çevre baskısı olacak.
Avrupa havacılığa ulaşım gözüyle bakmıyor. Karbon emisyonu en önemli gündem maddelerinden biri haline geldi. Önümüzdeki yıllarda sürdürülebilir havacılık yakıtı kullanımı zorunlu hale geldikçe maliyetler daha da artacak.
THY bu dönüşüme hazırlık yapıyor. Yeni nesil uçak yatırımları bunun en net göstergesi. Ama sektörün önündeki gerçek sorun şu: Çevreci dönüşüm çok pahalı.
Önümüzdeki on yılda havayolları bilet satışıyla rekabet etmeyecek. Kim daha verimli çalışıyor, kim dijital altyapıyı daha iyi yönetiyor, kim çevre maliyetlerini daha kontrollü taşıyor… Asıl yarış burada olacak.
İnsan kaynağı tarafı da ayrı bir başlık.
Dünya genelinde pilot ve teknik personel açığı giderek büyüyor. THY’nin kendi uçuş akademisini büyütmesi bu yüzden kritik bir yatırım. Çünkü gelecekte uçak sahibi olmak yetmeyecek. O uçakları uçurabilecek insan bulmak da gerekecek.
Bugün geriye dönüp bakınca THY’nin en dikkat çekici tarafı krizlerden çıkabilme kapasitesi.
2016’daki güvenlik baskısı…
Pandemi dönemi…
Ekonomik dalgalanmalar…
Savaşlar…
Yakıt krizleri…
THY her seferinde yeniden ayağa kalkmayı başardı.
Bu yüzden THY’nin hikâyesi bir havayolunun büyüme hikâyesi değil. Adaptasyon hikâyesi.
Şimdi yeni bir döneme giriliyor.
Önümüzdeki yıllarda THY ya dünyanın en güçlü birkaç küresel taşıyıcısından biri olacak ya da büyümenin getirdiği baskılarla daha kontrollü ilerlemek zorunda kalacak.
Ama hangi senaryo yaşanırsa yaşansın şu gerçek değişmeyecek:
Türk Hava Yolları Türkiye’nin bayrak taşıyıcısı değil. Türkiye’nin dünyadaki en görünür markalarından biri. Ve artık gökyüzünde Türkiye’nin ağırlığını taşıyan “havacılık holdingi”
Tüm havacılara güvenli ve huzurlu bir hafta dilerim.
Mevlüt Zor / mevlutzorr@gmail.com









