MİTOLOJİ İLE KARIŞIK ASTRONOMİ

MİTOLOJİ İLE KARIŞIK ASTRONOMİ

Yunan mitolojisinde Herakles, Roma mitolojisinde  Hercules ( Herkules ) olarak anılan ünlü kahraman Herkül, Olympos dağının zirvesinde oturan tanrıların kralı Zeus’un, ölümlü bir kadın olan Alkmene’den doğan oğludur. Rivayete göre Zeus Alkmene’ye, savaşa giden kocası kral Amfitriyon’un kılığına girerek yaklaşmış ve bu birliktelikten Herakles dünyaya gelmiş. Herkesin, Amfitriyon’un oğlu olarak bildiği Herakles annesinin yanında itina ile büyütülmekteyken bir gün Zeus, oğlunun bir tanrıça tarafından emzirilerek ölümsüzler arasına katılmasını ve ona tanrıların yenilmez gücünün verilmesini arzu etmiş, bu maksatla henüz sütçocuğu olan Herakles’i gizlice Olympos’a getirtmiş. Çocuğu, uyumakta olan karısı tanrıça Hera’nın göğsüne yaklaştırmış, bolca süt emdikten sonra çocuk Hera’nın göğsünü bırakmış, ancak o kadar güçle emmekteymiş ki dudaklarını çektiği halde süt akmaya devam etmiş. Gökyüzüne dökülen bu beyaz damlacıklar İngilizce’de “Milky Way“ yani “Sütlü Yol“ denilen, eskilerin  Yunanca’da süt anlamına gelen galaktos’tan mülhem olarak galaksi diye adlandırdıkları, bizim ise Samanyolu ismini verdiğimiz, berrak geceleri süsleyen puslu yıldız yolunu oluşturmuşlar. Gökyüzünden yere kadar düşebilen süt damlalarından ise beyaz zambaklar ortaya çıkmışlar.

İşin masal yanı böyle. Bugün artık bilmekteyiz ki Samanyolu yaklaşık 200 milyar güneşin oluşturduğu ve saniyede 300.000 kilometre yol alan ışığın bir kenarından diğer kenarına ancak 100.000 yılda ulaşabildiği, spiral kolları olan, disk şeklinde bir yıldız gökadasıdır ve kȃinatın  teleskoplarımızın görüş alanına giren bölgelerinde böyle daha yüz milyarlarca gökada vardır. Bu gökadalar kȃinatta yer yer bir araya toplanarak mahalli kümeler oluşturmuşlardır ve son yıllarda yapılan keşiflere göre bu kümelerdeki gökadalar da zaman zaman kendilerininki gibi devasa madde kütlelerinin uzay / zaman dokusunda oluşturduğu dört boyutlu kozmik çukurlara düşerek birbirleriyle çarpışmaktadırlar.

Nitekim Samanyolu’muz da, ışığı bize yaklaşık 2.4 milyon yılda ulaşan ve çıplak gözle görebildiğimiz bizimkine benzeyen yegâne gökada olan Andromeda ile aramızda yaklaşık 3,75 milyar yıl sonra vuku bulacak bir çarpışmaya doğru, saniyede yüzlerce kilometreye varan hızlarla yol alıyor.

Bu çarpışmanın sonunda Samanyolu’nun düzeni ve şekli, bir trilyon yıldızdan oluştuğu tahmin edilen  Andromeda  gökadasının kütle çekimi etkisiyle bozulacak ve muhtemelen iki gökadanın birleşmesiyle süper dev bir gökada ortaya çıkacaktır.

Gökyüzündeki bir yıldız burcuna adı verilen Andromeda mitolojiye göre; Aetiopia (Etiyopya – Habeşistan) kralı Cepheus ( Sefeus ) ile deniz perilerinden Cassiopeia ( Kassiyopeya )’nın kızıdır.

Andromeda gökadasını  görmek isterseniz yaz mevsiminde, gökyüzünün açık ve ortamın iyice karanlık olduğu bir gece vakti elinizde bir yıldız haritasıyla, gökyüzünün kuzeydoğusunda kalan Andromeda yıldız burcuna bakmanız gerekir. Bu yıldız burcunun çizgileri içinde kalan ve Messier yıldız kataloğunda M31 olarak tanımlanan Andromeda gökadası bu şartlar altında, çıplak gözle dolunay çapında silik bir leke olarak görülür, sıradan bir ( binoküler ) dürbün ile onu daha kolay bulabilirsiniz, küçük bir teleskopla baktığınız takdirde onun parlak merkezinin de farkına varırsınız. Burada bir hususu  unutmamak gerekir ki o an görmekte olduğunuz, bu gökadanın 2,4 milyon yıl önceki halidir, yani o an gözlerinize ulaşan ışık fotonları Andromeda’dan 2,4 milyon yıl önce ayrılmışlardır.

Yeri gelmişken belirteyim: Meraklısına güçlü bir dürbünle havanın açık olduğu karanlık bir gecede Samanyolu’na bakmak, sıradan bir teleskopla bakmaktan çok daha fazla mutluluk  verir. Zira böyle bir dürbünle gökyüzünde, sıradan bir teleskopa nazaran çok daha geniş bir alanı, her iki gözünüzü de kullanarak seyredebilirsiniz.

Yalnız, bu amaçla böyle güçlü bir dürbünü kullanırken onu mutlaka bir fotoğraf makinesi sehpasına monte etmeniz gerekir, aksi takdirde dürbünün büyütme kabiliyeti arttıkça küçük büyütme miktarlarında fark edemeyeceğiniz el titremeleriniz de rahatsız edici olmaya başlar ve sağlıklı bir gözlem yapmanız güçleşir.

Konumuza dönelim: Antik çağlarda bilinen dünyanın en güzel iklimine sahip olan Ege ve Akdeniz kıyılarında yaşayan insanlar yaz geceleri kumsallara sırtüstü uzanıp gökyüzünü seyrederlerken, muhayyilelerini de biraz zorlamak suretiyle, yıldızların tesadüfen oluşturdukları şekiller arasından böyle masal kahramanlarını bulup çıkararak yıldız burçlarını icat etmişler.

Benzer yıldız gözlemlerini binlerce yıl boyunca Mezopotamya halkları ile Mısırlılar ve Araplar da yapmışlardı ki ilk önce astroloji safsatası, daha sonraları da giderek astronomi bu şekilde ortaya çıkmıştır.

Vaktiyle bu coğrafyada yaşamış olan ilk yıldız gözlemcileri Güneş’in, Ay’ın  ve gezegenlerin gökyüzünde bir ufuktan öbür ufka, aşağı yukarı bir şerit içinde kalarak dolaştıklarını fark etmişler ve bu 360 derecelik sanal şeriti her birinin içinde belli bir yıldız burcu kalacak şekilde 12 eşit parçaya bölmüşler. Bu şerite; Zodyak kuşağı, içinde yer alan burçlara da Zodyak burçları adını vermişler ki bildiğiniz gibi bunlar: Koç, Boğa, İkizler, Yengeç, Arslan, Başak, Terazi, Akrep, Yay, Oğlak, Kova ve Balık burçlarıdır. Burçlardan yedisinin sembolleri hayvanlardır, bu nedenle zodyak kelimesinin Eski Yunanca’da hayvan anlamına gelen “zoon“ kelimesinden türetildiği ve bu tabirin o zamanlar günlük hayatta da “Kuklos Zodiakos“ yani “Hayvan Çemberi“ şeklinde kullanıldığı söylenir.

Bundan hemen sonra da insanların merak ettikleri gelecekleri hakkında, onlara para karşılığında masallar anlatan kurnaz astrologların ebedî nesli türemiştir.

Ben, 7 Haziran’da doğduğuma göre İkizler burcundanım, bu demektir ki benim dünyaya geldiğim gün, Güneş İkizler burcundaydı, yani Güneş’in arkasındaki fonda İkizler burcu vardı, bir başka ifadeyle eğer o gün tam güneş tutulması vuku bulsaydı, gökyüzünde Ay’ın örttüğü Güneş diskinin civarındaki karanlık alanda birkaç dakika süreyle İkizler burcunun yıldızları görülecekti ki işte falan ya da filan burçtan olmak bu anlama gelir.

Ben, bu sanal yıldız burçlarının ve Güneş’in etrafında dönmekte olan gezegenlerin insanın günlük yaşamını ve geleceğini şu ya da bu şekilde etkilemekte olduklarına kesinlikle inanmıyorum. Bu türden iddiaların, erbabı tarafından astroloji adı altında sanki bilimselmiş gibi bir takım uydurma matematik formülleriyle gündeme getirilmeleri benim için hiçbir anlam ifade etmiyor. Zira bu iddiaların bilimsel hiçbir dayanağı yoktur. Yıldız falcılarının vaz geçilmezleri  olan burçlar, gerçekliği olmayan, uydurma kavramlardır.  Bu konuya açıklık getirmek için mesela İkizler burcunu ele alalım: Resim 1’de İkizler burcunun yıldızları ve bunların en parlakları  olan  Polluks, Kastor, Wasat ve Alhena’nın   ışık  yılı  bazında  Dünya’ya  olan uzaklıkları gösterilmektedir.  ( 1 ışık yılı yaklaşık 10 trilyon kilometredir. )

Dünya’ya Güneş’imizden sonra en yakın yıldız olan “α Kentauri “ yani At adam burcunun alfa yıldızı  sadece  4,3 ışık yılı ötemizdedir. Resimde görüleceği gibi İkizler burcunun yıldızları arasında ise çok daha büyük ışık yılı mesafeler vardır ve bu yıldızların gökyüzünde yan yana görülmenin ötesinde, birbirleri ile hiçbir alȃkaları  bulunmamaktadır, ( Ülker gibi, müşterek  bir ağırlık merkezi etrafında dönmekte olan çok sayıda  yıldızın oluşturduğu kümeler hariç )  bu gerçek bütün yıldız burçları için de varittir, yani yıldız burçları baştan aşağıya uydurma  kavramlardır. Dünya’dan 20, 30 ışık yılı uzaklıkta bir yerden bakabilmiş olsaydık bugün görmekte olduğumuzdan farklı bir gökyüzü görecektik. Dolayısıyla; herhangi bir gezegenin falan ya da filan burçtan geçmesinden ötürü işlerimizin, sağlığımızın  iyiye ya da kötüye gideceğini iddia  etmenin  bir anlamı da yoktur. Medyada bu türden iddiaları gündeme getirenlere; nedense şöyle  sorulmuyor;  pek iyi de değerli arkadaşım, örneğin Satürn gezegeni  Mayıs ayında İkizler burcundan geçerken oralarda nasıl bir şeyler oluyor da benim burada ekonomik durumum kötüye gidiyor ? Satürn bunu bana milyarlarca kilometre uzaktan nasıl, hangi mekanizma vasıtasıyla ve neden yapıyor ?

Ancak, ben epeyce uzun zamandan beri şuna da inanıyorum: Aşikârdır ki bütün canlılar parçası oldukları doğanın çeşitli türden etkilerine maruzdurlar. Bu görüşün ışığında insanı ele aldığımızda, anne karnındaki bebeğin gelişim döneminin henüz bilemediğimiz bir safhasında, günün uzunluğu, atmosferin ısısı, Dünya’yı o sıralarda etkilemekte olan manyetik, elektromanyetik ve yerçekimi alanlarının yoğunlukları ve daha başka doğal çevresel faktörlerin bu küçük insanın karakter oluşumunun üzerinde, genleri vasıtasıyla, bir şekilde, etkisi söz konusu olabilir. Şayet böyle ise, bu takdirde yılın aynı ayında doğanların benzer karakter yapılarına sahip olabilecekleri görüşünü, bilimsel olarak dile getirmek mümkün olabilecektir. Dikkat ederseniz böyle bir bilimsel yaklaşımın, yıldız burçlarının geleceğimizi etkilemekte olduğunu iddia eden ve kendilerine astrolog diyenlerin safsataları ile yakından, uzaktan hiçbir alȃkası bulunmamaktadır.

Birkaç ay önce medyada, bu görüşümü doğrulayan bir haber yer aldı. Bu habere göre bazı bilim insanlarının yaptığı araştırmalara bakılırsa, kuzey yarımkürede Nisan ayında doğanların şizofreniye yakalanma olasılığı diğer insanlara nazaran daha fazla bulunmaktadır ve atmosfer ısısının bu olguda rolü  söylenmektedir.

Bu arada ekleyelim: 12 Zodyak burcu dahil kuzey ve güney yarımkürede astronomların kataloglarında yer alan burç sayısı  88 adettir.

İkizler burcunun mitolojide şöyle bir hikȃyesi vardır:

Zeus’un bir diğer ölümlü sevgilisi, Aitolia kralı Thestios’un kızı Leda’dır. Zeus bu defa göz koyduğu Leda’ya kuğu şekline girerek yanaşmış ve işin sonunda kızcağız yumurtlamış ve bu yumurtadan Polluks ile Kastor çıkmışlar. Polluks ile Kastor’a Zeus’un delikanlıları anlamında “Dioskuroi – Diyoskurlar“ denilir. Bu ikizler, mitolojide pek çok hikâyeye konu olduktan sonra Kastor bir kavgada can verince Zeus ikisini birbirinden ayırmaya kıyamamış ve onları gökyüzünde yıldız yaparak İkizler burcunu oluşturmuş.

Mitoloji binlerce yıldan beri pek çok sanatkâra ilham kaynağı olmuştur. Birkaç yıl öncesine kadar İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde, kuğu kılığına girmiş Zeus ile Leda’nın birlikteliğini tasvir eden antik bir mermer heykel vardı, alenen teşhiri herhalde sakıncalı bulunmuş olmalı ki bu heykel yukarı kattaki salonlara çıkan bir merdivenin altında, kuytu bir köşede sergilenmekteydi. Ziyaretçiler arasında aile varsa, müzenin güngörmüş emektar görevlisi iskemlesini bu heykele giden yolu engelleyecek şekilde, bir yere çekerdi. Bu müzeyi son ziyaret ettiğimde bu heykeli göremedim, herhalde ahlaki mülahazalarla onu müzenin deposuna kaldırmış olmalılar. Leda konusu Avrupalı Rönesans sanatçılarını da çok meşgul eden konulardan biridir, sözünü ettiğim heykelin nasıl bir şey olduğu hakkında bir fikir edinilebilmesi için internete girip “ Leda “ yazmak yeterlidir.

Yine konumuza dönelim: Güneş   sisteminde  Dünya  dahil  8 gezegen bulunmaktadır. Çıplak gözle görebildiklerimizin sayısı 5 olan gezegenler yıldızlara nazaran bize çok yakındırlar ve kendileri ışık üretmezler, Güneş’ten yansıttıkları ışık vasıtasıyla görünürler. Bu gökcisimleri çıplak göze nokta kadar gözükseler de, yine de yakınlıkları nedeniyle onlardan bu şekilde gözümüze ulaşan ışık, titreşmez.

Çok daha uzaklarda olan yıldızların her biri ise birer güneştir ve bu yıldızların ürettikleri enerji radyasyon halinde, evrendeki gaz ve toz bulutları arasından ışık yılları mertebesinde büyük mesafeler aşarak bize ulaşır ve onlar devamlı olarak bize göz kırpar gibi görünürler.

İlk insanlar gözlerini bilinçle gökyüzüne çevirdikleri andan itibaren oradaki periyodik düzenin de farkına varmışlar, yıldızların, gezegenlerin Ay’ın ve Güneş’in hareketlerini izleyerek bu hareketlerde ayırdına vardıkları tekrarlanmaları esas alan ilk takvimleri yapmışlar. Başlangıçta bu çalışmalar toprağın ne zaman sürüleceğinin, ne zaman ekileceğinin, ürünün ne zaman toplanacağının ve tanrılara ne zaman kurban verileceğinin bilinmesi ve bu işlerin bu bilgilere göre planlanması gibi amaçlara yönelikti. Bu şekilde bin yıllar boyunca toprağın sürme, ekme ve biçme zamanları geldiğinde, gökyüzünde hangi yıldızların ya da yıldız burçlarının hangi konumda olduğuna dikkat etmişler, yerdeki ve gökteki mevsimlik olaylar arasında paralellikler kurarak bu konularda tecrübe kazanıp bilgi biriktirmişler ve bu bilgileri ekseriya şiir diliyle gelecek kuşaklara da aktarmışlardır.

Bu coğrafyada bunların en güzel örneklerini zamanımızdan 27 yüzyıl kadar önce yaşamış olan eski Yunan’dan ozan Hesiodos’un “İşler ve Günler“ adlı eserinde buluyoruz. Hesiodos, didaktik ( öğretici ve eğitici ) olarak tanımlanan şiir tarzıyla insanlara şöyle sesleniyor:

“Evi sırtında gezen salyangoz,

Gökte Ülker yıldızları görünür görünmez,

Topraktan bitkilerin üzerine çıkmaya başladı mı,

Bağları çapalama zamanı gelmiştir.

Uyandırın ırgatları, bileyin orakları,

Sabahlara kadar yatakta kalmayın artık.”

 

 *************

“Orion ve Sirius göğün tepesine gelip de,

Gül parmaklı Şafak tanrıça,

Kutup yıldızını gördü mü,

O zaman topla getir bütün salkımları,

On gün on gece açıkta tut,

Beş gün beş gece de kapa üstlerini,

Altıncı gün çıkar özünü salkımların,

Doldur küplere Dionysos tanrının,

Sevinç yüklü nimetlerini.

Ülker, Hyades ve Orion görünmez olunca da,

Ekini ekmeğe bak, mevsimidir artık,

Tohum ne olacaksa olsun toprağın altında.“

 

 *************

“Tehlikeli deniz yolculukları mı çekiyor seni?

O zaman unutma ki Ülker burcu,

Orion’dan kaçıp sisli denize gömülünce,

Bütün rüzgârların coşacağı zamandır,

Gemilerle açılmaya gelmez.”

 

Bu dizelerde adı geçen Ülker ( Pleiades ) ve Hyades, Ege Denizi ile Akdeniz çevresindeki topraklarda yaşamış olan halklar tarafından çok eskiden beri bilinen ve haklarında çeşitli masallar uydurulmuş olan yıldız kümeleri, Orion ( Avcı ) ise bana kalırsa gökyüzünün en güzel takımyıldızı yani burçudur.

Çıplak gözle ancak yedisi görülebilen ve aslında yüzden fazla yıldızdan meydana gelen Ülker yıldız kümesine mitolojide Pleiad’lar adı verilir. Efsaneye göre Pleiad’lar, gök kubbeyi sırtında taşıyan Atlas ile Zeus’un kızı Pleyone’nin çocukları olan yedi kız kardeşmiş. 100’den fazla yıldızdan oluşan Ülker kümesi Dünya’ya 500 ışık yılı uzaklıkta bulunmaktadır. Bu kümenin bizdeki adı da  “Yedi Kandilli Süreyya”’dır. Büyük şair Mehmet Akif Ersoy, bu yıldız kümesine  “Çanakkale Şehitlerine” isimli şiirinde de yer verir.

………………………

Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,

Yedi Kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;

Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,

Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,

Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;

Gündüzün fecr ile âvîzeni lebriz etsem;

Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…

Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.

…………………………

Kış mevsimi baş üstümüzde görülmekte olan Taurus ( Boğa ) burcunun içinde yer alan bu yıldız kümesine berrak bir gecede çıplak gözle bakanlar, şayet gözleri gerçekten güçlü ise bu yedi yıldızın tamamını görürler, ama genelde altı yıldız fark edilir ki en sönükleri olan 7. yıldız Merope’yi görmek oldukça zordur. Merope hariç, diğer Pleiad’lar, ölümsüz tanrılarla evlenmişler, yalnız Merope ölümlü bir erkeğe, Sisiyfos’a eş olmuş, onun için de Merope, Ülker yıldız kümesinin en sönük yıldızıdır derler. Bu yıldız kümesine bir dürbün ile  baktığınızda mavi sisler içinde 7 pırlanta tanesi görürsünüz.

Mitolojiye göre Merope’nin kocası Sisiyfos, tanrılarla boy ölçüşmeye kalkıştığı için onlar tarafından cezalandırılmış olan çok kurnaz ve hilekâr bir adamdır. Mitolojinin tanrıları ona, dünyanın sonuna kadar sürecek şöyle bir ceza vermişler: Yeraltındaki ölüler ülkesinde Sisiyfos, büyük bir kayayı kolları ve vücuduyla iterek bin bir zahmetle bir tepeye kadar çıkarmakta, tam tepeye ulaşacak iken bir kuvvet kayayı tekrar aşağıya yuvarlamakta ve bu iş ilanihaye böyle sürüp gitmektedir.

İzmirli ozan Homeros’un Odysseia isimli destanında, ölüler  dünyasına  inen  Odysseus, burada karşılaştığı Sisyfos’tan şöyle bahsetmektedir:

 

“Sisiyfos’u gördüm, korkunç işkenceler çekerken:

Yakalamış iki avcuyla kocaman bir kayayı,

Ve kollarıyla, bacaklarıyla dayanmıştı kayaya,

Habire itiyordu onu bir tepeye doğru,

İşte kaya tepeye vardı, varacak, işte tamam,

Ama tepeye varmasına tam bir parmak kala,

Bir güç itiyordu onu tepeden gerisin geriye,

Aşağıya kadar yuvarlanıyordu yeniden baş belası kaya.

O da yeniden itiyordu kayayı bütün kaslarını gere gere,

Kopan toz toprak habire aşarken başının üstünden,

O da habire itiyordu kayayı, kan ter içinde.”

Geçen yüzyılın Fransız düşünür ve yazarlarından Albert Camus’nün, bu konunun işlendiği “Le Mythe de Sisyphe – Sisiyfos Efsanesi“ isimli ilginç bir eseri vardır. Camus bu eserinde; Sisiyfos’u anlamsızlığın bir simgesi olarak tanımlar, yaptığı iş anlamsız ve yararsızdır, ancak o bu işi ebediyete kadar sürdürmekle yükümlüdür.

Geri

2
Kimler Neler Demiş?

avatar
1 Comment threads
1 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
0 Comment authors
Yurdaer İhsan AksoyErhan İNANÇ Recent comment authors

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

En Yeniler Eskiler Beğenilenler
Erhan İNANÇ
Ziyaretçi
Erhan İNANÇ

Yurdaer Bey, özlemle beklediğim yeni yazınızı da merakla okudum. Öyle güzel yazıyorsunuz ki, sürükleyici bir roman gibi aceleyle sonuna kadar okuyorum.
Gazetelerin, dergilerin içinde çıkan burçlara, televizyonlara konuk olup masal anlatanlara hiç inanmadım ama, üretimlerine de “faydasız yetenek” diyorum. Hemen her gün bir sürü safsata üretip bu işten ekmek yiyenler olduğunu biliyoruz. Yaşamını bu safsatalara göre düzenlemeye çalışan milyonlarca inanan var 🙂
Lütfen çok ara vermeyin. Teşekkürler. Sağlıklar diliyorum.

0

0
Yurdaer İhsan Aksoy
Ziyaretçi
Yurdaer İhsan Aksoy

Erhan bey ilginize çok teşekkür ediyorum.

0

0