Değerli Okurlar,
Küresel havacılık sektörü artık aşırı rekabetçi anlayışın, düşük maliyetli modellere yöneldiği bir döneme girdi. Airbus ve Boeing gibi üretici devlerinin bile devlet destekleri ve yatırım teşvikleri üzerinden devam eden ekonomik savaşları ile Orta Doğudaki jeopolitik dalgalanmaların yarattığı operasyonel kırılganlıklar tüm kılıçları ininden çıkardı. Bu denklemde Türkiye gibi transit merkezi bir coğrafyada güçlü operasyon yönetimi artık çok kritik önemde.
Düşük maliyet modelinin getirdiği asıl soru “ucuz ama ne pahasına?” Bugün tüm yaşanan olumsuzluklara rağmen Lübnan merkezli “Fly Beirut” girişimi gibi bölgedeki düşük maliyetli taşımacılık modelinin, konforu 2. sınıfa alan bir anlayışı ortaya koyacağı ön görülüyor. Buradaki temel stratejinin koltuk başı maliyeti minimuma düşürüp, yan hizmetleri bölerek ek maliyetlerle finansal girdi yaratarak ve uçuş ağını genişleterek büyümeyi hedeflediği görülüyor. Bu yaklaşım kısa vadede yolcu talebi yaratsa da konforun ve zamanlama esnekliğinin sorgulanmasıyla sürdürülebilirlik riski taşıdığı da unutulmamalı.
Avrupa’da bu modelin uç örneklerinden birinin Ryanair de büyük tartışmalarla yaşandığını görüyoruz. Özellikle ailelerin çocuklarıyla yan yana seyahat edebilmeleri için ek ödeme tartışmaları, düşük maliyetli modellerde temel hizmetin ve ek hizmetin kapsamını sorgulamaya yol açıyor. Bu tartışma zamanla tüketici memnuniyetini düşüren, regülasyon baskısıyla tutunmayı zorlayan bir sürece dönüşebilir.
Bu tabloya Türkiye’den bakıldığında özellikle iç hatlar ve yakın dış hatlarda rekabetin daha da kızışacağına işaret ediyor. Pegasus gibi havayolları, maliyet avantajını koruyarak, hizmet çıtasını tamamen düşürmeden dengede tutmaya çalışsa da dışarıdan bu pazara girmek isteyenlerin şartları daha da zorlaştıracağı kanısındayım.
Airbus–Boeing geriliminin de sadece küresel bir rekabet meselesi olmadığı, gizli bir ticaret savaşına döndüğü de unutulmamalı. Ülkelerin markalarına sağladığı teşviklerin ve vergi avantajları üzerinden yürüyen gizli rekabetin, 2000’lerin başından bu yana Dünya Ticaret Örgütüne taşınmış en sıkı dosyalarından biri olduğu da biliniyor.
Bu mücadelenin giderek “hangi uçak daha iyi” sorusundan, “hangi ülke sanayisini daha agresif destekliyor” kısmına sürüklendiğini tüm sektör sorguluyor. Avrupa’nın Airbus’a sağladığı dolaylı destekleri ile ABD’nin Boeing’e sunduğu Ar-Ge ve savunma bağlantılı desteklerin, küresel filoların planlamasını doğrudan etkilediği gerçeği ile politikalar geliştirmeliyiz.
Türkiye gibi havacılık sektöründe büyüyen pazarlarda bu rekabetin olumsuz etkilerinden muhakkak güçlü anlaşmalarla korunması gerekiyor. Özellikle uçak teslim süreleri, bakım maliyetleri ve filo yenileme kararları giderek daha politik silahlar haline döndürülüyor. Yeni nesil uçaklara erişimin sadece finansal bir araç olmaktan öte diplomatik bir enstrümana da dönüştüğünü unutmamalıyız.
Ayrıca Ortadoğu’daki jeopolitik gölgelerin yarattığı istikrarsızlıklar ve çatışma dinamikleri, havacılığı doğrudan risk faktörleri altında tutmaya devam ediyor. Zaman zaman hava sahalarının kapanması, artan sigorta maliyetleri ve uzayan alternatif rotaların hem yakıt maliyeti hem de operasyon planlaması açısından getirdiği güçlükler de sektörün giderek kanayan yarası haline geldi.
Türkiye bir yandan İstanbul’u Avrupa–Asya hattında daha kritik bir aktarma merkezi haline getirirken bir yandan da transit trafiğinin kırılganlığı baskısı yaşıyor. Çünkü bölgesel gerilimlerin etkisiyle bir anda onlarca uluslararası rotayı yeniden değiştirip yüksek maliyet ve ek operasyonel yükü ile karşı karşıya bırakabiliyor.
Türkiye konumu itibari ile hem fırsat hem de kırılganlık baskısıyla büyümeyi sağlamak zorunda. Bu küresel denklemde ülkemizin havacılık sektörünün iki ana ekseninde hızla ilerleme sağlaması gerekiyor. Öncelikle güçlü ‘’HUB’’ stratejisi güçlü bir şekilde sürdürülmeli. THY’nin İstanbul merkezli geniş ağ yapısını koruyarak küresel transit yolcu pazarındaki avantajlı konumunun devlet desteği ile korunması gerekiyor. Aynı zamanda Avrupa, Asya ve Afrika arasında doğal bir köprü görevi üstlenen Türkiye’nin “alternatif mega hub” haline getirilmesi de giderek büyük önem arz ediyor.
Diğer önemli bir unsurda maliyet baskısı ile rekabet yoğunluğu karşısında agresif fiyat politikalardan uzak durulması konusu. Düşük maliyetle agresif fiyatlandırma stratejileri hem iç hem de yakın dış hatlarda marjları daraltıp hizmet kalitesi–fiyat dengesi tartışmalarıyla büyük zararlara yol açabilir. Daha fazla hatla daha geniş uçuş ağıyla büyümenin korunması için uçak teslimatlarının da sıkı takibi gerekiyor.
Önümüzdeki günlerde Türkiye’de düşük maliyetli modelin “regülasyonla yumuşatılması” durumunda yolcu hakları ve adil fiyatlama baskısı yaratacağı gerçeği ile karşı karşıya kalabiliriz.
İkinci önemli konu da Airbus ve Boeing merkezli rekabetin uçak teslimatları ve finansman koşulları üzerinden olası etkilerin göz önünde bulundurulması gerekiyor. Aksi durumda filo yenilemenin maliyetlerinde yaşanacak kontrolsüz bir artış, bu kırılgan dönemde toparlanması zor sorunlara neden olabilir.
Üçüncü unsur ise jeopolitik risklerin zamanla “kalıcı operasyon parametresine” dönme ihtimali ile planlama yapmak zorunda kalabiliriz. Yani krizler artık istisna olmaktan çıkıp sürekli planlamanın varsayılan parçası haline dönüşebilir.
Havacılık sektörü giderek “daha fazla uçma’’ stratejilerinden daha karlı fiyatlandırma modellerine ve devlet politikaları ile desteklenerek jeopolitik risklerin minimize edilmesi ile ilerlemek zorunda. Türkiye ise bu denklemde hem yüksek kazanımlar edinme potansiyeline sahipken, hem de bu sürece güçlü uyum sağlayamazsa derin kırılganlıklarla büyük zaiyatlar da verebilir.
Bu yüzden önümüzdeki dönemde havayolları büyümenin yanı sıra “kurumsal dayanıklılık” testinden de geçecekler. Burada elindeki iş gücünü en verimli ve en yüksek kapasite ile kullanabilenler köprüyü geçebilecek. Lakin bu fotoğrafın acı bir yüzü de dünyadaki tüm bu gelişmelere ve yaşanan risklere rağmen kendi içimizde yaşatılan utançlar. Arkadaşlarını şikayetlerle işinden edenlerin vicdanı gerçekten rahat mı?
Bu kadar kırılgan ve hassas bir dönemde, sektörü etkileyen her türlü parametreye sıkı sıkıya dikkat edilmesi gerekirken, bu yapılanları sindirmek kolay olmuyor. Ülkemizin ve sektörümüzün yara alacağı hususları, kurumları ve kişileri zan altında bırakacak davranışları umarım artık bir kenara bırakıp birbirimizle uğraşmaktan vazgeçeriz.
Hepinize sağlık ve huzur dolu bir hafta diliyorum…









