AVRUPA’NIN EN GÜÇLÜSÜ BENDİM…

AVRUPA’NIN EN GÜÇLÜSÜ BENDİM…

Geçen haftalarda yazdığım gibi; gündemde çok önemli konular olmadığında, sizlere daha önce yaşadığım ve bende derin izler bırakan anılarımdan sözedeceğimi belirtmiştim. Bu hafta, gündemi havacılık açısından yoğun olmayan bir hafta ve bayram nedeniyle sektörü iyi izleyemediğimden,bu haftaki yazımda; araya bir kaç anı sıkıştırarak, şirkette yaşadığım anılarımın birinden, biraz kendimi övüyor gibi olsa da yine de sözetmek istiyorum. Bu vesileyle; bu anılara ortak olan o zamanki iş arkadaşlarımın hayatta olmayanlarına Allah’tan rahmet dilerken, şu anda çalışan ve emeklilik sürecinde olanlarına esenlikler dilerim.

Konumuz; THY’ de çalışırken, bir rastlantı sonucu katıldığım, Avrupa bilek güreşi şampiyonası

1986 yılı, benim için çok anlamlıdır; çünkü, THY de11 yıllık iş deneyimi olan genç bir teknisyen olduğum zamanlara denk gelen bu yıllarda, öncelikle 3 adayın kıyasıya yarıştığı UTED başkanlığını büyük bir farkla kazanmam ve ardından THY’nin yeni almış olduğu A-310 uçaklarının teknik kursunu görmek üzere Amsterdam’a gitmem, iş ve özel yaşamımı etkileyen başlıca olaylardır. Orada yaşananları kısaca da olsa sütunumun elverdiği üzere anlatmaya çalışacağım.

Amsterdam şehrine THY’nin yeni aldığı Airbus’ın 310 serisinin teknik kursunu görmek adına bir grup teknisyenle beraber gitmiştik. Bu kursta tercümanlığımızı yürütmek üzere THY tarafından ekip başı olarak görevlendirilen Sertaç Haybat (şimdi Pegasus’un Genel Müdürü) ve 30’a yakın arkadaşımızla bu şehirde 2 ayı geçkin bir süre kaldık. Tabii ki bu süreçte cumartesi, pazarlar dışında, her gün ders alıp sınav olurken, özel yaşamlarımız da son derece hareketli geçiyordu. Bir gün; aramızdaki sohbet anlarında, şimdi emekli olan, THY Tekniğin bence en renkli simalarından Atilla Gündüz arkadaşımız, benim senelerdir çay paydoslarında, yemek aralarında, sohbet anlarımızda, tüm THY’de; önüne gelenle bilek güreşi yapıp, onları devirmemden rahatsız olsa gerek ki, Hollanda’da bir TV yayını sırasında gözüne ilişen Avrupa bilek şampiyonası yarışmasının düzenlendiğini duyurdu.

Tabiri caizse; “benim havamı almak üzere” bu yarışmaya kendi rızam dışında beni yazdırmış. Ve kursa gelerek tüm arkadaşlar arasında, ‘’beyler size bir sürprizim var’’ diyerek söze başladı ve benimle ilgili tuzağını açıklayarak; “hadi bakalım, katıl da, boyunun ölçüsünü al!” dedi.

Tabii ki ben, yiğitliğe yoğurt(!) sürdürmeme adına, “neden olmasın?” diyerek, bu ne olacağı şüpheli aktiviteye razı olduğumu bildirdim. Yarışmanın organize edildiği yerle ilişkiye geçtik. Kursta hareketli anlar başlamıştı, her boş zamanda bu konu konuşuluyor ve bana antrenman veriyorlardı. Hem onların dernek başkanı, hem de bu konuda iddialı olmam, onların sevecen yaklaşımlarına neden oluyordu.Organizasyonu incelediğimizde ise; bu yarışmanın, o zamanların Rambo ve Rocky filmleriyle efsaneleşmiş oyuncusu Slyvester Stallone’nin filmlerini çeken CANNON Group’un cevireceği OVER THE TOP (Zirvede) isimli, ülkemizde de seneler boyu gösterilen bir film yapımının, gerçek sahnelerin yer aldığı bir yarışma organizasyonunda yapılmış olduğu ortaya çıktı.

ABD’li Armwrestling Federation, bu film için bir dünya şampiyonası düzenlemiş ve bu yarışmaya Cannon film şirketi ana sponsor olmuştu. Dünyada federasyonu olan tüm ülke sporcularının şampiyonları, bu yarışmaya çağrılmıştı. Ülkemizde bu spor o zamanlarda bir federasyon çatısı altında bulunmadığından, tabii ki Türkiye çağrılmamıştı. Ben ise; Türk olmam nedeniyle, yarışmaya bir renk katsın diye düşünülüp, nasıl olsa elenir hemen, mantığıyla yarışmaya ön elemeleri geçmem şartıyla kabul edilmiştim.

Yarışmalar kapalı bir spor salonunda inanılmaz bir kalabalıkla başladı. Ön elemeleri arkadaşlarımın büyük tezahüratları ile geçmiş ve final serilerine gelmiştim. Bu serilerde taraftarlarım arasına kursiyerlerimiz dışında, Hollanda’da çalışan Türk vatandaşları da karışmıştı ve her yarışmamda beni canı gönülden destekleyip moral veriyorlardı. Her nedense bu yarışma onlar için çok önem ifade ediyordu. Hollanda TV’ si yarışmaları sürekli veriyor ve benim ön elemelerdeki başarılı gidişimden söz ediyorlardı. Hollanda gündemine bu yarışma o kadar çok oturmuş ve tanınmıştık ki, akşamları arkadaşlarla gittiğimiz barlarda, restaurantlarda bile Hollandalılar arasında bu yarışma konuşuluyordu.Arkadaşlar benimde bu yarışmada yarışacağımı söylediklerinde bakışlar değişiyor ve alıcı gözle bakışlar artıyordu. Ve sonunda final serisi başladı. Bu seride, isteyen kilo farkına bakmadan bir üst kategoride yarışabiliyor, ama, kilosunun altında yer alamıyordu. Tabii ki ben arkadaşlarımın desteğinin yanı sıra dolduruşuyla(!) ve ağır sikletin ödülünün de büyük olması nedeniyle, bu kategoriye yazılmıştım. 75 kilogram olan ben 100 kilogram civarındaki yarışmacılara düşmüştüm.

Bu siklette final maçına kadar, bir çok kişiyi eleyerek final maçına çıktım. Çok zor bir yarışma idi. Hakemler (3 kişi) yarışmayı 4 kere tekrarlattı. Sonunda ellerimiz kaymasın diye, özel bir bandajla bağlanarak yarışma başladı ve ben yarışmayı hollandalı rakibime karşı kazanarak şampiyon oldum.Bu finalden sonra, tüm TV’lerde boy gösteriyor ve bazı firmaların, restaurant’ların, barların reklamlarına, bedeli karşılığı çıkmaya başlamıştım. Gittiğimiz barlarda, restaurantlarda hesap almaz olmuşlardı.

Airbus kursunun sonuna gelmiştik. Cannon Group, beni Amerika’ya Las Vegas Hilton otelindeki Dünya şampiyonasına götürmek istiyor ve uçak biletim, kalacağım otel ve harcırahların kendileri tarafından karşılanacağını söylüyorlardı. Ekip başımız Sertaç beyle görüştüm. Kendisi, kursun bittiğini ve İstanbul’a dönmemiz gerektiğini söylüyor ve izinsiz Amerika’ya gitme konusunun, kendini çok aşacağını belirtiyordu. Ortalama 20 gün kadar süreceği belirtilen Amerika seyahati için sadece Genel Müdür yetkilidir diyordu. Ben de, o zamanki Genel Müdürümüz Yılmaz Oral’ı aradım ve durumu anlattım. Şaşırdı, inanamadı, ama, olayı inceleyip geri arayacağını söyledi. Ve aradı da…

Öncelikle, kendisinin Hava Harp Okulu bilek güreşi şampiyonu olduğunu belirtip, döndüğümde kendisiyle de bilek güreşi yapma koşuluyla izin verdi. Kurs arkadaşlarım ülkeye dönmüş, ben Cannon Film şirketinin konuğu olarak Hollanda’da kalmıştım. Vize işlemlerimi çözümleyen, ABD vizemi, ömür boyu olarak alan Cannon Group, beni, KLM uçağı ile New York üzerinden Las Vegas şehrine götürdü. Aynı uçakla beraber gittiğimiz, kendi kilolarında şampiyon olan tüm sporcuları büyük bir jest göstererek karşılayan Slyvester Stallone ve o zamanki eşi Brigitte Nielsen’la beraber Hilton Oteline geldik. Las Vegas Hilton otelinde çevrilen Over the Top filmi süresince, takriben 20 gün Hiltonda konuk olduk ve tüm giderlerimiz ilgili film şirketi tarafından karşılandı. Film çekimleri, gerçek dünya şampiyonosundan sahneler içeriyordu. Amerikalı sporcuları ve antrenmanlarını görünce, gerçekten çok korkmuştum. Benim, kilo olarak ağırda yarışacağımı anlayan yarışmacıların beni izlemesini sizlere buradan anlatmak olanaksız. Pişman olmuştum, “keşke kendi kilomda gelseydim…” diye düşüne dururken, ağır siklette dünya şampiyonu olmanın bedelinin Hilton oteline getirilip, hatta lobiye kadar sokulan o muhteşem TIR olduğunu gördüğümde şaşırmıştım.

Amerika’da bilek güreşinin çok yaygın olduğu ve gerçekten çok izlendiğini orada anlamıştım. Her sabah Nivea ekibinin masözleri tarafından devamlı masaj yapılıyor ve yarışmaya hazırlanıyorduk. Antrenman için her türlü olanak sağlanıyordu. Las Vegas’ta yalnız olduğumdan, Los Angeles’daki elçiliğimizi arayarak, benim orada bu yarışma için bulunduğumu anlattım. Onlar, kendilerine Türkiye’den bu tür bir bilgi gelmediğini, ama, yardımcı olabilecekleri bir konu olursa, mutlaka aramamı istediler. Sağ olsun Hollandalılar beni kendilerinden ayırt etmiyor, her yerde beraber oluyorlardı. İlginç yarışmalar başladı. Yarışmacılar, yarışmaya başlamadan önce hırslanmak adına acayip hareketler yapıyorlardı. Hatta, antrenörleri kendi sporcusunu hırslandırmak için yarışmaya başlamadan önce, yarışmacılarını tartaklamaları, hatta olaya konsantre olabilsinler diye arada bir tokat atmaları çok ilginç ve komik görüntüler oluşturuyordu.

Asyalı ve Amerikalı sporcular inanılmaz gösterişli olduklarından, ben aralarında çerez gibi kalıyordum. Hatta bir Amerikalı yarışmacının pazıları inanın ki benim bacak kalınlığımdan daha fazlaydı. Artık bu işin dönüşü yoktu, eşleşmeler yapılmış ben Asya şampiyonuna düşmüştüm. Aramızdaki büyük kilo farkına rağmen, o yarışmayı kazandım. Daha sonraki yarışmacı Amerikalıydı ve beni fazla zorlanmadan yeniverdi. Ve orada elendim… O Amerikalı yarışmacı, dünya şampiyonu oldu.
Her zaman düşünmüşümdür; acaba, kendi kilomda bu yarışmaya katılsaydım sonuç ne olurdu?Sanırım bunu hiçbir zaman bilemeyeceğim… Eğer bir gün Türkiye’de çok oynayan ve hala DVD’leri olan Türkçe ismiyle” Zirvede”filmini izlerseniz, o yarışmalarda çok kısa da olsa beni görebilirsiniz. Bu Amerika seyahatimde, Amerikalıların spora çok önem verdiğini ve inanılmaz meraklı olduklarını gözlemledim. Ben dâhil tüm sporculara, Cannon Group resmen Amerikada oturmaları için öneri götürdü. Kimisi kabul etti kimisi etmedi. Bu ülkede sporculara aşırı ilgi ve önem verilmesininin sonucunu zaten olimpiyatlarda ve dünya şampiyonalarındaki başarılarından anlıyoruz.

Sonuç olarak, anılarımda gerçekten önemli bir yeri olan bu macerada elimde kalan; THY’nin Skylife dergisinin Ekim 1986 sayısı, Filmin CD’ si, Avrupa baskılı Türk ve yabancı gazete kupürleri, kupalar ve sertifikalardan başka bir şey yok. Bu yarışmada Cannon Group’un bana ödediği tüm harcırahlar ve ödüller, Las Vegas’ın görkemli kumarhanelerinde yatıyor. Oralara kadar gidip de şansını denememek, olanaklı değildi sanırım. Geceyle gündüzün ayırt edilemediği bu görkemli şehir, o zamanlarda bile gerçekten görülmeye değerdi.

Dönüşümde bana; ” amma da şanslısın ya! Las Vegas’da 20 gün kalabilmek herkese nasip olmaz”diyenlere karşı yaptığım espri de, ” ben oraya BİLEĞİMİN HAKKIYLA gittim” demek olmuştur.
Sayın Yılmaz Oral’la İstanbula dönüşümde buluştum ve beni kutlarken ben de ona anılarımı büyük bir zevkle, yanında Genel Müdür yardımcısı Kaptan Vahdet Gündüz varken anlattım. Aynı zamanda dernek başkanı olmam nedeniyle, meslektaşlarımın bazı sorunlarına yönelik çözüm isteklerimizi iletmiş; gerek ücret, gerekse uçusa katılan teknisyenlerimizin resmi elbise sorununa muhalefet yapanlara karşın, “ Yapılacak ne varsa yapın!”diyerek, bizim adımıza yeşil ışık yakmıştı.

Bu yarışmadan sonra, özellikle Genel Müdürümüzle olan dialogumuz sayesinde, hemen uçucu arkadaşlara verilmeyen elbise sorunu çözülmüş daha sonra da 4 Eylül 1987’de THY tarihinde ilk kez Toplu İş Sözleşmesi dışında yapılan, maaşlarımızda %148’lik artış sağlayan, ücret iyileştirmesi alınmasına, bu dialogun katkısı olduğuna inanıyorum.
Şimdi; “nasılsın, yine o zamanki kadar güçlü müsün?” derseniz, ‘’meraklıysanız beklerim’’ derim.
İyi haftalar…

Etiketler: