Değerli okurlar,
İstanbul’un Anadolu yakasında, yıllardır artan yolcu yükünü sırtlanan Sabiha Gökçen Havalimanı’nda son zamanlarda önemli ama çok da gürültü koparmayan bir dönüşüm yaşanıyor. Terminal 1 Renovasyon Projesi’nin birinci fazı tamamlandı ve aslında bu adım, havalimanının geleceği açısından oldukça kritik bir eşik.
Terminal 1… Bir dönem ana terminal olarak kullanılan, sonra Terminal 2’nin açılmasıyla görece geri planda kalan o yapı. İşte şimdi yeniden oyuna dahil ediliyor. Ama bu kez tek başına değil; Terminal 2’ye entegre edilmiş, daha çok “uydu terminal” mantığıyla.
Birinci fazda yapılanlara bakınca, işin sadece bir tadilat olmadığını görmek zor değil. Terminal 1 ile Terminal 2’yi birbirine bağlayan uzun bir geçiş koridoru, yeni bir uzak uçak bekleme salonu, artan otopark kapasitesi ve ulaşım düzenlemeleri… Bunların her biri, havalimanının yıllardır yaşadığı sıkışıklığa küçük ama etkili müdahaleler.
Özellikle uzak uçak bekleme salonu meselesi önemli. Yolcu, uçağa otobüsle gidecek olsa bile artık dar, yetersiz alanlarda beklemiyor. Çocuk oyun alanından yeme-içme noktalarına, mescitten duty-free’ye kadar düşünülmüş bir mekân söz konusu.
Elbette bu sadece başlangıç. Asıl tablo, ikinci ve üçüncü faz tamamlandığında netleşecek. Terminal 1’in tamamının aktif hale gelmesi, ilave kapılar, genişleyen yolcu alanları ve yıllık 5,5 milyonluk ek kapasite… Kâğıt üzerinde bunlar rakam gibi duruyor ama sahada karşılığı; daha az kuyruk, daha az karmaşa ve daha yönetilebilir bir yolcu akışı demek.
Burada asıl dikkat çekici olan, büyümenin yeni bir terminal yapmadan, mevcut altyapıyı akıllıca dönüştürerek sağlanması. Beton dökmek yerine, eldeki binayı günün ihtiyaçlarına göre yeniden kurgulamak… Açıkçası bu yaklaşım, Türkiye’de her büyük projede görmeye alışık olmadığımız bir tercih.
Sabiha Gökçen zaten yoğun. Özellikle yaz aylarında, bayramlarda, hafta sonlarında bunu herkes hissediyor. Terminal 1’in devreye alınması bu yoğunluğu tamamen ortadan kaldırmaz belki ama nefes aldırır. Ve bazen bir sistem için en önemli şey de budur: nefes alabilmek.
Önümüzdeki yıl fazlar tamamlandığında, Sabiha Gökçen 50 milyonun üzerinde yolcuya hizmet veren bir havalimanı haline gelecek.
Kısacası, Terminal 1’in dönüş etkisi yüksek olacak. Büyük açılış törenlerinden çok, günlük yolcunun hayatını kolaylaştıran bu tür adımlar, belki de altyapı projelerinin en kıymetlileri.
Sıkça sorulan bir soru var:
“Türkiye neden hâlâ kendi yolcu uçağını yapmıyor?”
Sorunun cevabı basit değil ama özeti şu:
Uçağı yapmak zor, motorunu yapmak ise neredeyse bir ömürlük iştir.
Motoru Olmayan Uçağın Hikâyesi Yarım Kalır
Bir yolcu uçağı, gökyüzünde süzülen bir metal yığını mıdır?. Onu güvenle taşıyan şey kanat değil, motordur. Sessiz olacak, az yakacak, arıza yapmayacak, yıllarca çalışacak. Üstelik bunu sadece bir uçuşta değil, binlerce uçuşta yapacak.
Bugün dünyada sivil yolcu uçağı motoru üretebilen ülke sayısı üçü geçmiyor:
Amerika, İngiltere ve onların etrafında şekillenen birkaç ortaklık.
Yani sivil motor yapmak, “çalıştırmakla” bitmez. Asıl mesele, o motoru 20–30 yıl boyunca yaşatabilmektir.
Son dönemde sıkça duyduğum TF10000 motoru için de benzer sorular soruluyor:
“Yolcu uçağında kullanılabilir mi?”
Hayır, kullanılamaz.
TF10000 bir savaş uçağı motoru. Gürültülü, güçlü, kısa sürede maksimum performans vermek üzere tasarlanmış. Yolcu uçağının tam zıddı. Ama asıl önemli olan, bu motorun bize kazandırdığı bilgi birikimi.
Türbin kanadından yanma odasına, yüksek sıcaklık malzemelerinden test altyapısına kadar… Bunlar olmadan sivil havacılık konuşulmaz. Bana göre TF10000 bir hedef değil, bir eşiktir.
“Yerli yolcu uçağı yapıyoruz” demek kulağa hoş gelir. Ama işin mutfağında şu sorular vardır:
- Motoru kim sertifikalandıracak?
- Gürültü ve emisyon sınırlarını kim aşacak?
- O motor 15 yıl sonra arıza yaptığında kim sorumluluk alacak?
Gerçekçi yol bellidir:
Önce küçük sivil motorlar, sonra sertifikasyon tecrübesi, ardından sabırla büyüyen bir ekosistem. Bu yol kısa değildir. Beş yıl da sürmez. Yirmi yıl ister.
Yerli ve millî yolcu uçağı meselesi bir istikrar, irade ve devamlılık meselesidir.
Bugün savunma sanayiinde gösterilen kararlılık, yarın sivil havacılığa da taşınabilirse, Türkiye neden kendi yolcu uçağını yapamasın?
Tüm havacılara güvenli ve huzurlu bir hafta dilerim.









