KAAN Havalandı, Türkiye’nin Stratejisi Netleşti - Vergi Dilimi Kıskacı Çalışanın Alım Gücünü Eritiyor

KAAN Havalandı, Türkiye’nin Stratejisi Netleşti – Vergi Dilimi Kıskacı Çalışanın Alım Gücünü Eritiyor

Değerli okurlar,

KAAN artık yalnızca bir savaş uçağı değildir.Türkiye’nin son on yılda dış politikada, savunmada ve hatta ekonomide verdiği mücadelenin havalanmış hali. Beşinci nesil bir uçak üretmek elbette mühendislik meselesi ama daha da önemlisi bir irade meselesi. Kimlerle yürüyeceksin, kimlere rağmen yürüyeceksin ve en kritik soru: Ne kadar bağımsız olacaksın?

Türkiye bu sorularla yüzleşmeyi F-35 kapısından çıkarıldığı gün öğrendi. S-400 tercihiyle birlikte Washington’un kapıyı kapatması, Ankara’yı bir tercihe zorladı: Ya bekleyecekti ya da yürüyecekti. Türkiye yürümeyi seçti. KAAN işte bu yüzden “planlı bir lüks” değil, zorunluluktan doğmuş stratejik bir cesaret hamlesidir.

Bugün gelinen noktada Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Suudi Arabistan’ı işaret ederek “ortak yatırım her an hayata geçebilir” demesi bu yürüyüşün yeni bir evreye girdiğini işaret ediyor. Burada mesele, yüzeyde görüldüğü gibi para değildir. Elbette beşinci nesil uçaklar derin cüzdan ister. ABD’nin F-35’i, Avrupa’nın FCAS’ı ve Tempest’ı bile bütçe patlamalarından, takvim krizlerinden kurtulamadı. Türkiye’nin bu yükü tek başına sırtlamak istememesi stratejik akıldır.

Asıl mesele pozisyon meselesidir. Türkiye şunu söylüyor:

“Bu uçağı yaparım ama yalnız kalmam.”

Suudi Arabistan, Katar, Azerbaycan ve Endonezya gibi aktörlerin KAAN’a olan ilgisi tesadüf değil. Bir yanda finansal güç, diğer yanda siyasi yakınlık ve ortak çıkarlar. Suudi Arabistan için KAAN, Batı’ya bağımlılığı azaltacak bir stratejik kapı. Türkiye içinse hem finansman hem pazar hem de çok uluslu bir platform olma imkanı. Yani bu iş birliği, paradan çok geleceği paylaşma meselesi.

Elbette kırılgan başlıklar yok mu? Var. En başta motor meselesi. KAAN gövde olarak havalandı ama kalbi hâlâ dışarıdan atıyor. F110 motorlarının ABD Kongresi’ne takılması, yerli motor vurgusunun neden bu kadar hayati olduğunu açıkça gösteriyor. Modern savunma sanayiinde asıl bağımlılık motorda ve yazılımda başlar. Bu yüzden teslimatların 2030’lara sarkabileceği öngörüleri kimseyi şaşırtmıyor. Ama bu gecikmeler, Türkiye’nin yolundan döneceği anlamına gelmiyor; aksine daha da inatçı olacağının işareti.

Öte yandan savunma sanayiinde asıl sessiz devrim, vitrin ürünlerinde değil envanterde yaşanıyor. SİPER’ler, radarlar, keşif ve destek sistemleri… Bunlar manşet olmuyor ama savaşın kaderini belirliyor. Çünkü gerçek başarı prototip uçurmak değil; seri üretmek, teslim etmek ve sahada kullandırmaktır. Bu hafta TSK envanterine giren yerli sistemler, Türkiye’nin artık “yaptım” değil “kullandırıyorum” aşamasına geçtiğini net biçimde göstermekte.

İhracat tarafında da benzer bir dönüşüm var. Rakamlar artıyor ama asıl değerli olan içeriğin değişmesi. Türkiye artık platform, sistem ve entegrasyon satıyor. Bu da savunma sanayiini sadece döviz kazandıran bir sektör olmaktan çıkarıp dış politikanın aktif bir kaldıraç koluna dönüştürüyor.

Uluslararası savunma fuarlarında yaşanan zihniyet değişimi de bunun sembolü. Eskiden bakmaya gidilen fuarlarda bugün randevu veriliyor, takvim açılıyor, sözleşmeler konuşuluyor.

Kısacası savunma sanayii açık bir devlet politikasıdır. Türkiye bu alanı; diplomasi, ihracat, teknoloji geliştirme ve uluslararası denge kurma aracı olarak kullanıyor.

Risk var mı? Fazlasıyla.
Zorluk var mı? Elbette.
Ama bir gerçek artık tartışmasız:
Türkiye bu alanda geri dönülmez bir eşiği geçti.

KAAN, F-35’ten çıkarılmanın bir hikâye olabilir. Ama bugün geldiğimiz noktada bu hikâye, yalnızlıktan doğan bir gücün ve bağımsızlık iddiasının sembolüne dönüşmüş durumda.

Vergi Dilimi Kıskacı Çalışanın Alım Gücünü Eritiyor

Yüzde 12–13… Olsa ne olur, olmasa ne olur? Kağıt üzerinde zam gibi görünen bu oranlar, daha cebe girmeden vergi diliminde eriyip gidiyor. Çalışanın hayatında gerçek bir karşılığı olmayan rakamlarla “iyileştirme” yapıldığını sanmak, artık kimseyi ikna etmiyor. Sorun zam oranı değil, sorun sistemin kendisi.

Bugün işçinin belini büken en büyük yük vergidir. Brüt maaş üzerinden yapılan hesaplar, net hayatta karşılığını bulmuyor. İnsanlar yılın ortasında daha fazla çalıştığı için cezalandırılıyor, vergi dilimine girdikçe maaşı küçülüyor. İlk yıl zam vermeyip vergiyi sabitlemek bile birçok çalışanın nefes almasını sağlayacakken, bu başlıkların masaya dahi gelmemesi düşündürücü. Vergi meselesi çözülmeden yapılan her zam, geçici bir pansumandır.

Ama mesele ekonomi de değil. Mesele güven. İnsanlar verilen sözlere göre borçlanıyor, hayatını ona göre planlıyor. “İkramiye verilecek” deniyor, insanlar her aya eksiyle başlıyor. Ayı geçirebilmek için elde kalan 12–13 bin liranın ne demek olduğunu, bunu yaşamayanın anlaması zor. Birileri için önemsiz görünen 20 bin lira, başkası için ay boyunca kıpırdayamamak demek.

Sendikal tarafta ise başka bir kırılma yaşanıyor. Çalışan, kendi adına konuşması gereken yapının, kendisinden kopuk davrandığını düşünüyor. Şubelerin, çalışanların, hatta temsil edilen kesimin taslaktan haberi yok. “Gizlilik” denilerek, çalışanın kendi talebine perde çekiliyor. Oysa sendikacılık, işvereni korumak değil; işçiyi savunmaktır. Aidat farkı gibi maddeler taslaklara girerken, teknisyenlerin, sahadaki insanların taleplerinin görmezden gelinmesi büyük bir yabancılaşma yaratıyor.

Üstelik sektör kaynıyor. Körfez’den teklifler geliyor, başka şirketler personel bakıyor. İnsanlar “gitsek mi?” sorusunu sorguluyor. Gidişatın iyi olmadığı açık. Düşük zam oranları, ağır vergi yüküyle birleşince kabul edilebilir olmaktan çıkıyor.

Enflasyon rakamlarının gerçeği yansıtmadığını herkes biliyor. Markette, kirada, faturada hissedilen artış ortadayken, yüzde 35’in altında yapılan her zam çalışanın alım gücünün erimesidir.

Bugün çalışanların talebi lüks değil. Terinin kurumadan hakkının verilmesi, adaletli bir yönetim, emeğinin karşılığını görmek istiyor. Maaş zammı ve kâr payı, bir şirketin çalışanına verdiği değerin en net göstergesidir. İşçiyi taşıyan bir yapının, o yükü çeken insanları görmezden gelme lüksü yoktur.

Bu bir zam pazarlığı değil. Bu güven meselesidir.

Tüm havacılara güvenli ve huzurlu bir hafta dilerim.

Mevlüt Zor / mevlutzorr@gmail.com

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir