Bazen insanın yaşadığı kırgınlığı anlatmaya kelimeler kifayetsiz kalır. Çünkü mesele yalnızca bir işten ayrılmak, bir görevden alınmak ya da emekliliğe adım atmak değildir. Mesele, hayatının otuz yılını verdiği, kimliğinin bir parçası hâline gelen, sevinciyle üzüntüsüyle bütünleştiğin bir kurumdan nasıl uğurlandığıdır.
Bir okurumdan gelen mesaj, tam da böyle bir kırgınlığın hikâyesini anlatıyordu.
Otuz yıl… Dile kolay!
Otuz yıl boyunca aynı kapıdan içeri girmek, aynı koridorlarda yürümek, kurumun başarısı için ter dökmek, kimi zaman kendi hayatınızdan fedakârlık ederek sorumluluklarınızı yerine getirmek… Yöneticiler değişse, genel müdürler gelip geçse, başkanlar ve müdürler koltuklarını başkalarına bırakırsa da sizin mesleğinize olan inancınızı ve azminizi bırakmadan hiçbir şeye aldırış etmeden adanmışlıkla mücadele edersiniz. Çünkü o kurum artık yalnızca ekmek kazandığınız bir yer olmaktan çıkar; emeğinizin, anılarınızın, dostluklarınızın ve mesleki kimliğinizin bir parçası haline gelir.
El betteki günün birinde, hayatın doğal akışı içinde her insan emekliliği düşünür. Üstelik bunu bir kırgınlıkla değil, gönül rızasıyla, kendi hayat planlaması doğrultusunda yapmak ister. Yıllarca hizmet ettiği kurumdan başınız dik, içi rahat, helalleşerek ayrılmayı hayal eder.
Ancak bazen hayat, insanın bu en doğal veda hakkının bile derin bir hayal kırıklığına dönüştürenler yüzünden kabusa dönüşür.
Henüz kurumun geçmişini, çalışanlarını ve kurum kültürünü tanımaya fırsat bulamamış genç bir insan kaynakları personeli, önünüze bir kâğıt koyar. Birkaç gün içinde karar vermeniz gerektiğini, aksi hâlde yılbaşında iş akdinizin sonlandırılacağını size bildirir. Otuz yıllık emeğin karşısında, insanın nasıl hissedebileceğini hesaba katmadan, üstelik tehditkâr bir üslupla…
İşte o an insanın içinden birçok bir şey kırılır ve akar gider.
İnsan emekli olmayı kabul edebilir, kendi isteğiyle ayrılabilir, yeni bir hayatın kapısını aralayabilir. Ama yıllarını verdiği bir kurumdan değersizleştirilerek tehditkâr bir üslupla dayatmayla gönderilmeyi nasıl kabullenebilir.
İnsanın çalışma hayatındaki en büyük beklentilerinden biri, son gününde de insan yerine konularak vedalaşmaktır.
Otuz yıllık emeğin karşılığı yalnızca kıdem hesabı, tazminat veya hukuki haklardan ibaret değildir. Bir de vicdanın, vefanın ve insan onurunun terazisi olmalıdır. Ne yazık ki bazı kurumlarda bu teraziyi bozulduğu gibi adaletinden de sapmanın olduğunu üzülerek yaşıyoruz.
Bir an için düşünün; yıllarca kurumun başarısı için çalışmış, yöneticiler değişirken de görevini sürdürmüş, iyi günde de kötü günde de sorumluluktan ve özveriden kaçmamışsınız. Şimdi ise hayatınızın en önemli bir kararını birkaç gün içine sığdırmanız isteniyor.
İnsanın zihninden ister istemez şu soru geçiyor:
Ben bu kuruma otuz yıl boyunca neleri mi verdim, karşılığında bugün nasıl bir muamele görüyorum?
Asıl acı olan ayrılmak değil, ayrılığın biçimi. Bir insan, yıllarını verdiği yerden hiç değilse bir teşekkürle, bir nezaketle, güzel bir vedayla uğurlanmayı hak etmez mi? Bunlar çok mu zor?
Vefa, insanın işinize yaradığı zaman gösterilmesi gereken bir nezaket değildir
Kurumların duvarlarında kurumsal değerlerden, insan odaklı yönetimden, aidiyet duygusundan ve ekip ruhundan söz eden güzel cümleler görürüz. Hatta bunun için motivasyon yemekleri gibi organizasyonlar yapılır. Ancak tüm bu eylem ve kavramların içinin ne kadar dolu ya da boş olduğunu o kurumdan vedalaşırken görürsünüz.
Çünkü vefa, insanın size faydası olduğu sürece gösterilen bir yakınlık değildir. Vefa, artık sizinle aynı yolda yürümeyecek olan insana nasıl muamele biçimidir.
İnsan emeği, kolayca gözden çıkarılabilecek bir maliyet kalemi olarak görülmemeli. Dün tecrübesinden yararlanılan, bilgisine başvurulan, kurumun yükünü omuzlayan insanlar, bir gün, sanki kurumun yüküymüş gibi kapının önüne koyulması adil olamaz!
Elbette kurumu genç tutmak, değişim istemek, yeni politikalar geliştirmek, yönetimin tasarrufunda olan bir durum.
Sessizlik kaderden değil, çaresizliktendir.
Bu hikâyenin bir başka acı tarafı da çalışanın kendisini yalnız ve değersiz hissetmesidir.
Böyle bir muameleyle karşılaştığınızda sendikanızın, yöneticilerinizin, yıllarca aynı çatı altında çalıştığınız insanların yanınızda durmadığını görmek yıkıcı bir hezeyan doğurur.
Çoğu insandan; “En azından hak kaybı yaşamadan ayrıl. Mahkemelerle uğraşıp kendini yıpratma’’ gibi cümleler duymak adaletsizliğin ne de çabuk kanıksandığını gösterir.
Otuz yıllık emeğin ardından yaşanan kırgınlık, birkaç cümleye, hukuki bir hesaplaşmaya indirgenmesi ve meselenin yalnızca alınacak tazminatmış görülmesi, insanın gururu, onuru ve aidiyet duygusu gibi kavramların yok sayılması insana derin bir yalnızlık yükler.
Elbette herkes kendi koşullarına göre karar verir. Ancak hak aramaktan vazgeçmeyi tavsiye etmekle, haksızlık karşısında sessizliği normalleştirmek bambaşka bir fark vardır.
Sendikalar yalnızca ücret ve sosyal hakları değil, çalışanların onurunu ve çalışma hayatındaki adaleti de savunmak zorundadır. Yöneticiler ise yalnızca karar almakla değil, aldıkları kararların insanlar üzerindeki etkisini düşünmekle de sorumludur.
Daha da düşündürücü olan, bugün başkasının yaşadığı haksızlığa sessiz kalanların yarın aynı durumla karşılaşabilecekleri gerçeğidir.
Bugün bir arkadaşının gidişini uzaktan izleyen, yarın kendi önüne konulan kâğıtla baş başa kalabilir. Herkes kendi sırasının gelmeyeceğini düşünse de böyle böyle sessizlik büyür, adaletsizlik sıradanlaşır, liyakatsizlik kurumsal bir alışkanlığa dönüşür.
Ta ki bir gün o kâğıt kendi önüne de konulana kadar…
Makamlar geçici, insanların hafızası kalıcıdır
Kaç genel müdür geldi geçti, kaç başkan değişti, kaç yönetici koltuğuna oturdu ve sonra o koltuklardan ayrıldı, gitti…
Makamlar geçicidir, yetkiler emanettir. Bugün karar verenler yarın o kararların muhatabı olabilir. Ancak insanların hafızasında bıraktığınız iz, makamınızdan kaldığınız süreden çok daha uzun yaşar.
Bir kurumun gerçek büyüklüğü binalarının ihtişamıyla, faaliyet raporlarındaki rakamlarla değil, çalışanına gösterdiği değerle ölçülür. Özellikle de yıllarını o kuruma adamış insanları nasıl uğurladığıyla…
Bir insanı kurumdan gönderebilirsiniz ama emeğini silemezsiniz. Sözleşmesini sona erdirebilirsiniz ama otuz yıllık hatıralarını ve şirkete kattıklarını feshedemezsiniz.
Bugün bir okurumun anlattığı bu hikâye, belki de benzer kırgınlıkları içine gömen, sesini duyuramayan yüzlerce insanın ortak hikâyesidir.
Onlara da bir sözümüz var:
Emek verdiğiniz yıllar, birilerinin önünüze koyduğu kâğıtla değersizleşmez. Sizin değerinizi, sizi hangi üslupla uğurladıkları belirlemez.
Ancak o kâğıdı önünüze koyanların, o kararı verenlerin ve o karara sessiz kalanların nasıl hatırlanacağıyla belirlenir.
Unutulmamalıdır ki insanın en büyük kırgınlığı, düşmanından gördüğü haksızlık değil, yıllarca gönül bağı kurduğu yerden gördüğü vefasızlıktır.
Otuz yılın ardından geriye bir teşekkür yerine kırgınlık, bir veda yerine tehditkâr bir üslup, bir helalleşme yerine çaresizlik kalıyorsa orada yalnızca bir çalışanın iş hayatı sona ermiyor; bir kurumun vicdanı da sorgulanıyor demektir.
Çünkü insanlar kurumlarından ayrılır, ama kurumların insanlara yaşattıkları kolay kolay ayrılmaz.









