Türkiye Neden Kendi Hava Savunmasını Kurmak Zorunda?

Türkiye Neden Kendi Hava Savunmasını Kurmak Zorunda?

Değerli okurlar,

Bir ülkenin kaderini belirleyen şey uzun savaşlar değil, bazen birkaç saniyelik radar görüntüleridir. Son günlerde yaşanan gelişmeler Türkiye için tam olarak böyle bir gerçeği yeniden hatırlattı.

İran’dan ateşlenen balistik füzelerin Türkiye yönüne yaklaşması teknik olarak birkaç askeri prosedürden ibaret gibi anlatılabilir. Radarlar çalışır, savunma sistemleri devreye girer, tehdit ortadan kaldırılır. Ama mesele bundan çok daha büyüktür. Çünkü o birkaç saniye aslında yıllardır süren bir tartışmanın özünü ortaya koyar: Bir ülke kendi gökyüzünü kendisi koruyabiliyor mu?

Uzun yıllar boyunca Türkiye’nin hava savunması konuşulduğunda akla gelen ilk şey bağımlılıktı. NATO’nun şemsiyesine bakarak güvenlik arayan, kriz anlarında başkalarının sistemlerine bel bağlayan bir Türkiye vardı. Bu durum bazı çevreler için rahattı. Çünkü bağımlı bir Türkiye, yönlendirilmesi kolay bir Türkiye demekti.

O dönem kapandı.

Türkiye başkalarının kapısını çalan bir ülke değil. Türkiye kendi savunmasını kuran bir ülke.

Bunun nedenini anlamak için haritaya bakmak yeterli. Türkiye dünyanın en sakin coğrafyasında yaşamıyor. Güneyinde Ortadoğu’nun bitmeyen krizleri, kuzeyinde Karadeniz’deki askeri gerilimler, batısında Doğu Akdeniz’de enerji savaşları var. Böyle bir coğrafyada güvenliği başkalarının insafına bırakmak devlet aklıyla bağdaşmaz.

İşte bu yüzden savunma sanayii meselesi bir varlık meselesidir.

Son günlerde yaşanan başka bir gelişme de bu gerçeğin altını çizdi. Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’a savaş uçakları ve savunma unsurları konuşlandırması bazı çevrelerde şaşkınlık yarattı. Oysa ortada şaşırılacak bir durum yok.

Türkiye gerektiğinde masada konuşur.

Gerektiğinde de sahada konuşur.

Uluslararası siyasette caydırıcılık dediğimiz şey tam olarak budur. Gücünüz varsa barışı koruyabilirsiniz. Gücünüz yoksa başkalarının yazdığı senaryoları izlemek zorunda kalırsınız.

Fakat asıl büyük dönüşüm askeri konuşlandırmalarda değil, teknolojide yaşanıyor. Türk mühendislerinin üzerinde çalıştığı yeni nesil insansız sistemler modern savaşın yönünü gösteriyor. Büyük bir insansız hava aracının kanatları altında daha küçük drone’lar taşıması ve hedef bölgeye ulaştığında onları serbest bırakması…

Modern savaş artık tank sayısıyla ölçülmüyor. Artık savaşın dili yazılım, yapay zekâ, sensör teknolojisi ve otonom sistemlerdir.

Bir insansız hava aracının hareketli ve yüksek hızlı hedefleri vurabildiği testlerin yapılması da bu dönüşümün parçası. Bu tür teknolojiler yaygınlaştığında savaşın dengesi değişir. Milyarlarca dolarlık sistemlere karşı çok daha ucuz ama akıllı çözümler ortaya çıkar.

Ve bu, bazı ülkeleri ciddi şekilde rahatsız ediyor.

Çünkü onlar Türkiye’yi yıllarca aynı yerde görmek istediler: satın alan, bekleyen, izin isteyen bir ülke olarak.

Ambargolar koydular, Teknoloji duvarları ördüler ve “Siz yapamazsınız” dediler. Ama unuttukları bir şey vardı.

Bu ülke zorlandığında geri çekilen bir ülke değildir. Bu ülke zorlandığında üretir.

Bugün Türkiye’nin hava savunması katman katman kuruluyor. Alçak irtifada drone’ları avlayan sistemler, orta menzilde uçakları hedef alan füzeler ve daha üst katmanda uzun menzilli savunma şemsiyeleri… Çelik kubbe bir zihniyet değişiminin adıdır.

Türkiye güvenliğini başkalarının insafına bırakmak istemiyor.

Ve açık konuşmak gerekirse, buna niyeti de yok.

Elbette bu süreç bir günde tamamlanmayacak. Savunma sistemleri yıllar süren geliştirme ve test aşamalarından geçer. Ama önemli olan yönün değişmesidir.

Ve herkesin anlaması gereken gerçek şudur:

Gökyüzü kimsenin lütfu değildir.

O gökyüzü bu milletin egemenliğidir.

Tüm havacılara güvenli ve huzurlu bir hafta dilerim.

Mevlüt Zor / mevlutzorr@gmail.com

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir