Yıl 2009. Tarihler 15 Ocak’ı gösteriyordu. Yani bundan tam 16 yıl önce 2009 yılında yaşanan bir kaza ve bu kazanın nasıl ucuz atlatıldığının hikayesini hatırlatmak istedim size.
US Airways’in 1549 sefer sayılı uçağı, 15 Ocak 2009’da New York’taki La Guardia Havalimanı’ndan kalktıktan yaklaşık bir dakika sonra, havacılık sektörünün en büyük düşmanlarından biri olan kaz sürüsüyle çarpıştı. Kuş çarpması sonucu her iki motor da güç kaybetti ve sustu, bu durum Kaptan Sullenberger’i acil iniş yapmaya zorladı. Hava trafik kontrolörleri deneyimli pilota yakındaki Teterboro Havaalanı’na yönelmesi talimatını verdiğinde, pilot onlara sakince piste “ulaşamayacağını” bildirdi. Sakince “Hudson Nehri’ne düşeceğiz” dedi ve ardından uçakta çok korkmuş 150 yolcuya ve beş mürettebata çarpmaya hazır olmalarını söyledi.
Doksan saniye sonra Sullenberger, Airbus A320’yi George Washington Köprüsü’nün üzerinden geçirerek Hudson Nehri’nin soğuk sularına indirdi. Uçak, Manhattan ile New Jersey arasında bir noktaya düştü. Uçuş görevlileri yolcuları can yeleklerini giymeleri için yönlendirirken, acil çıkış kapılarından geçirip sallanan uçağın su dolu kanatlarına çıkarırken, yolcu feribotu, gezi teknesi ve kurtarma gemisi olay yerine hızla ulaştı. Hayatta kalanlardan birinin iki bacağı kırılmıştı, diğerleri ise hafif yaralanmalar veya hipotermi nedeniyle tedavi gördü, ancak can kaybı yaşanmadı. Sullenberger, tam bir tahliye sağlamak için koridorda iki kez ileri geri yürüdükten sonra batan uçaktan en son ayrılan kişi oldu.
Kaptan ChesleyBurnettSullenberger’ın kuş çarpması sonucu motorları arızalanan uçağını New York’taki Hudson Nehri’ne güvenli bir şekilde indirmesiyle, olası bir felaket, beceri ve soğukkanlılıkla tam bir kahramanlık gösterisine dönüşür. O dönem New York Valisi olan David Paterson, ucuz atlatılan bu olayı “Hudson’daki mucize” olarak nitelendirmekte çok haklıydı.
Onlarca yıllık uçuş deneyimine sahip eski bir savaş pilotu olan Sullenberger, gösterdiği kahramanlık nedeniyle aralarında Barack Obama’nın başkanlık yemin törenine davet edilmenin yanı sıra ABD Kongresi’nden övgü dolu kararın yanı sıra çok sayıda onur ödülü aldı.
Ekim 2009’da, arkadaşları tarafından “Sully” olarak bilinen ve artık ünlü olan pilot, çocukluğu, askerlik geçmişi ve kariyeri hakkında “En Yüksek Görev: Gerçekten Önemli Olanı Arayışım” adlı bir kitap yayınladı. Havayolu sektöründe 30 yıl geçirdikten sonra 3 Mart 2010’da US Airways’den emekli oldu ve o tarihten bu yana zamanını danışmanlık, halka açık konuşmalar ve havacılık güvenliğini savunmaya adadı.
Bu olayı yıldönümü nedeniyle anlatma gereği duymam kısa adı EASA
(EuropeanAviationSafetyAgency) olan Avrupa Havacılık Emniyeti Ajansı bülteninde yer alan MichelMasson’ın bilgilendirici yazısı oldu diyebilirim. Hudson Nehri’ne inen uçaktaki hiçbir yolcu böyle bir kaza yaşayacağını hiç bilemezdi. O nedenle benim başıma gelmez demeden bu yazıyı okuyalım.
“Çok azımız bir kara uçağını suya indirmeyi başardık. Bu nedenle, bunu başaranların deneyimleri özellikle değerlidir. Uluslararası alanda da vaka sayısı azdır. Dünya genelinde on yıl içinde yaklaşık 200 vaka görülebilir; ancak bu bile anlamlı istatistikler elde etmek için çok azdır. Acil inişlerin yaklaşık yüzde 90’ı başarıyla sonuçlanıyor ki bu, neredeyse tüm alternatif acil iniş alanlarından daha iyi bir oran. Yine de, özellikle tipik bir Norveç kışı koşullarında neler ters gidebilir, ona bakacağız.
OPERASYONEL TERCİHLER
Uçak yüksek kanatlı mı yoksa alçak kanatlı mı, iniş takımları geri çekilebilir mi yoksa sabit mi? Genel olarak, iniş takımlarının geri çekilmiş halde suya iniş yapmak en iyisidir. Bu, daha az şiddetli bir yavaşlamaya neden olur, ancak daha da önemlisi, iniş takımları uçağın devrilmesine yol açabilir.”
Amerikan tehdidine karşı direniyorlar
İran halkı kendi kaderini tayin etmeli!
İran İslam Cumhuriyeti bizim hemen yanı başımızda doğudaki komşumuz.
Dosttur ve kardeştir dediklerimizden.
En az yüz yıldır savaşmadığımız bir ülke. Bu ülke bu günlerde çok sıkıntılı bir durumda. Başı darda, eli zordadır.
İran halkı, para birimi Riyal (Tümen),dolar karşısında değer kaybedince ekonomik kriz var diye sokaklara çıkıp gösteri haklarını kullandılar. Baskıcı yönetim halkı zor kullanarak dağıtmak istedi ve ne yazık ki yüzlerce insan öldü. Benim ikamet ettiğim sitede tam 130 İranlı komşum var. Birçoğuyla tanışır ve konuşurum. İranlı komşuma sabah yürüyüşünde rastladım. “Nedir bu durum. Ne olacak işin sonu? diye sorunca, gözlerini açarak “23 bin ölü var” dedi, başka da bir şey demedi.
Yakınları hala İran’da yaşıyor, şimdi haber alabiliyorlar. Abartı mı diye düşündüm, neden abartsın ki acaba?
Dürüst, kültürlü ve iyi insan birçoğu.
Benim İran’a ilk gidişim Şubat 2010 tarihinde oldu. Bir defasında da özel bir uçuşla gidip uçaktan inmeden geri döndüm. Son gidişim ise 2012 yılında kısa bir iş seyahati oldu. İran’a daha uzun süre kalacak şekilde tekrar gitmek isterdim fakat nasip olmadı.
Bundan sonra olur mu bilemiyorum.
2010’daki ilk İran seyahatimi zamanın Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın başkanlığındaki resmi heyet ile yaptım. Sağolsun Ertuğrul Bey’in sayesinde bütün müzeleri gezebildik.
Hayatımda en çok müze ziyaretini bu seyahatte gerçekleştirdim diyebilirim.
Orada neler gördüm, neler yaptım bunları anlatmadan önce İran hakkında bazı bilgiler vermekte yarar var. Haritada çok da yer kaplamamış gibi görünen bu ülkenin yüzölçümü 1 milyon 648 bin 195 metre kare. Yani Türkiye’nin iki katından da büyük. Ama bu kadar geniş ülkenin önemli bir bölümü ne yazık ki çöllerle kaplı. Ama bizden büyük olduğu bir gerçek. 93 milyonu aşan nüfusunun 35 milyonu Türk asıllılar tarafından oluşmaktadır. İran halkı Türkiye’yi ve bizi çok seviyor. Kurucu devletlere baktığımızda bence aramızda kan bağı var dersek yeridir.
Bu nedenle İran’dan Türkiye’ye gelen turist sayısı, bizden İran’a gidenlerden çok fazla. Türkiye’ye özellikle Antalya, Van ve İstanbul’a gelip tatil yapmaya can atıyorlar. Geçmişte İran yönetimihalkının Antalya’da tatil yapmasına izin vermezdi. Öyle ki, oradaki turizm acenteleri duyurularında Antalya adını kullanamıyor, onun yerine bu kelimeye benzer farklı kelimeler kullanıyorlardı. Havayolu şirketleri ise Antalya yerine Isparta’ya iner, İranlı yolcular oradan otobüsle Antalya’ya geçerlerdi.
Halkı, Antalya’ya gelirse ahlak ve maneviyatları bozulacak korkusu taşıyan İran yönetiminin bürokratları bir yandan da, ülkeye nasıl daha çok turist getiririzin hesabını yapıyorlar. Doğrusu İran görülecek bir yer. Tahran gündüzleri 15 milyona ulaşan nüfusu ve trafiğiyle İstanbul’un bir örneği. Ülkenin görülmeye en değer yeri ise tarihi İsfahan şehri. Esfehan, nısfı-ı cihan. Yani ‘dünyanın yarısı’ diyorlar. Tahran’daki Mehrabat Havalimanı’na vardığımızda, bizi Isfahan’a götürecek Hollanda yapısı Fokker-100 tipi uçağı görünce korkmadım desem yalan olur.
İslam Devrimi’nden sonra ambargo ile karşı karşıya kalan ülkenin bu uçağı satın alındığı tarih ve uçağın yaşı da böylece kendiliğinden ortaya çıkmıştı. Türkiye’de uçaklar eski diyenlere bu ülkedeki uçakları örnek gösterebiliriz.
Dönüşte de aynı uçakla hiçbir sorun yaşamadan sağ salim geri döndük.
İsfahan’ı çok iyi tanıtamıyorlar bence. Çin’deki Tianenmen Meydanı’ndan sonra, dünyanın en büyük ikinci meydanı olan Nakş-i Cihan Meydanı bu kentte. Onlar Kish Adası’nı tanıtmayı düşüne dursun, İsfahan orada keşfedilmeyi bekliyor. Batılı turistler İran’a gelmeyi çok istiyorlar, ama kadınların başını kapatmalarının zorunlu ve içki içilmesinin yasak oluşu nedeniyle çok da tercih etmiyorlar.
Geçmişte Intercontiental olarak kullanılan ve yeni adı Laleh Oteli olan otelin yüzme havuzu kum doluydu.
İran’da Türk turistler için dil sorunu yok gibi. Tahran Çarşısı’nda Azerice konuşmaları duyunca kendimi sanki Kars’ta bir caddede gibi hissettim.
Dışa kapalı olmayı ısrarla ve inatla sürdürüyorlar. 3 bin yıllık Pers İmparatorluğu’nun mirasına sahip çıksalar ve dünyaya ayak uydursalar turizmden çok şey kazanacaklar.
Bunların hepsini tatlı bir anı olarak bir kenara bırakıp İran’ı bekleyen akibet ne olacak diye üzülüyorum. Bugün, yarın Amerikan’ın azgın ve vahşice saldırısına uğrarlarsa sonları nasıl olur düşünmek bile istemiyorum. Allah İran’ı ve İran halkını korusun.
