MERHABA ROMA !

MERHABA ROMA !

Ya başka bir zaman diliminde yaşıyorum, ya da başka bir dünyada yaşamıştım….

THY Roma bürosu 1959 yılında açılmış. 1960 Yılında Atina’dan sonra Roma uçuş programına girmiş, seferler planlanmış. Uçak tipi 57 yolcu kapasiteli Viscoint.
1970 Yılı uçuş programı’nda; İzmir üzerinden Paris’e uçup otele çekilir, üstümüzü değiştirdikten sonra Champ-Elysees’de dolaşırdık. Dönüşte; Paris’den yolcu alıp önce Roma’ya ineriz. Bazı günler; uçakta görevli ekibin dışında bir de pass ekip olur. O gün pass seyahat eden ekibin iki üyesi ben ve Yıldız Kaşalı.

(1960  THY  Roma bürosu)

Paris’ten kalktık, Roma’da işler karıştı. 2 Yolcu koltuğuna ihtiyaç olduğundan, beni ve Yıldız’ı Roma’da ikna edip, uçaktan indirdiler. İşte Leonardo Da Vinci Terminali’ndeyiz! Terminaldeki görevli, uçağı kaldırıp işlerini bitirdikten sonra bizi Roma’da Via Nationale’deki ofise getirdi. İstasyon Müdürü önde, biz arkada pansiyon veya otel arıyoruz, yok!
Yaz mevsimi, Roma turistlerle dolu. Valizlerimizi ofise bıraktık, elimize bir günlük harcırah verildi, Müdür Şadi Bey:
-Çocuklar, çıkın dolaşın, akşam üzerine kadar bir yer bulunur dedi.
Via Nationale’de turlamaya başladık. Mağazalar zinciri Upim’lerden biri karşımızda, içeri daldık. Bu kadar güzel, alımlı ve ucuz mal başka nerede olabilir ki? Sonraları öğrendik ki; Coin mağazaları dar gelirliler için, arkadan Standa’lar geliyor. Upim’ler daha büyük, tüm kazancı Vatikan’a ait. En mükemmel mağaza Rinascente.
Upim’den çıktığımızda; Meral’in kafasında yeşil incecik rafyadan, kenarlı bir şapka vardı, kenarları dalga-dalga, yüzünün bazı taraflarını gizemli bir şekilde örtüyor. Yıldız ikaz etti:
-Akşama yemek yiyeceğiz, hepsini harcama!
Ofise döndük, müdür bey çok ağır başlı bir insandı, beni ve şapkamı görünce gülümsemeye başladı. Şadi Bey gülümsemeyi kesip, elimize adresi verdi. Süratle Hotel Reale Roma’ya geçtik. Çantaları odaya bıraktıktan sonra, yemek yiyecek bir yer bulmaya karar vererek tekrar çıktık.
Yıldız:
– Otelin kapısında kırmızı ışıklı lamba var, bu ışığı görünce oteli kolay buluruz dedi.
Piazza di Repubblica; Via Nazionale’ye girmeden önce geniş bir alan. Ortada fıskıyeli, büyük bir çeşme, merdivenlerde orkestra çalıyor, Napoliten şarkılar söyleniyor. Ristoranti yazılı bir yer, masaları avluya çıkarmış. Çeşmeye bakan masalardan birine oturduk ve menü istedik.
En ucuz menü; domatesli spagetti. Biz de öyle yaptık, paramız çıkıştı, birer bira içtik, spagettileri mideye indirdik, manzara ve müzikle kendimizden geçtik. Yaşamdan keyif almak için bazen küçük mutluluklar yeterli olabiliyor. Keşke o küçük tatlar hiç bitmese…

Meydanda; spor arabalara doluşmuş gençler fır dönüyorlar, İtalyanca, İngilizce laf atıyorlar. Biz harıl harıl kırmızı ışıklı oteli arıyoruz ama bulamadık. Arabalardan biri önümüzde durunca sormaya karar verdik. Yıldız otelin adını söyleyince bir kahkaha koptu, gençler bize gülüyorlar. Meğer otelin önünde duruyormuşuz, kırmızı ışığı söndürmüşler.
Sabah tereyağ-reçel kahvaltısından sonra valizleri kapıp yine ofise geldik, Alitalia ile pass döneceğiz.
Kafamdaki yeşil şapkayı Yeşilköy’e gelinceye kadar taşıdım, sonra da bir dolabın bir köşesine mahkum oldu, tozlandı, çürüdü gitti.

***

Ekip Planlama; Roma’ya yatı planlayınca, hepimiz sıra ile bu güzel, tarihi kenti keşfe çıktık, çapıt-spor’a* daldık, yumuşak deri ayakkabılar, çizme ve çantalar, angora kazaklar taşıdık. Bir kaç kez Hilton’da kaldıktan sonra, bizi şehrin dışına taşıdılar, Via Aurelia Antica’da Holiday Inn ile anlaşma yapılmış.
Hepimize harcırah veriliyor; 42.000 Liret. Öğlen uçaktan otele gelip, 15.15’de şehire giden shuttle service’e yetişiyoruz. Minibüs, Citta Del Vaticano’nun (Vatikan şehri) önünden kıvrılıp Piazza Venezia meydanına kadar getiriyor ama tam da Vatikan’ın önünde trafik kilitleniyor, korna seslerinden kulaklar sağır oluyor. Dönüşte servis yine buradan kalkıyor, kaçıranlar 46 No.lu otobüs ile Piazza Venezia’dan Via Aurelia Antica’ya kadar gelmek zorunda.

Olsun, insanları, semtleri seyrederek banliyöye gelmek de güzel!
Para birimi, bol sıfırları ile kafa karıştıracak cinstendi o zamanlar.
1979-80 Yıllarında; 100 Liret=1.78 Dolar= 32 TL
100 DM=45.400 Liret
Pantolonlar; 36.900 Liret, ayakkabılar; 34.500 veya 59.500, kazaklar; 14.000-15.700. Bunlar orta direk insanların alışveriş fiatları. Her malda estetik ve uyum var. Harcırah bunların hangisine yetişecek? Bir de siesta’ları olmasa!
12.00 ile 16.00 arası siesta.Tam çarşıya çıkılacak saatte dükkanlar ve bankalar kapalı. Öğle istirrahatlerine son derce düşkünler. Beklemek ve Capuccino içmekten başka çare yok!

***

Bir Roma yatıya geldiğimizde; rahmetli Halil Gündüz Kaptan peşimize takıldı ve bizi, alışverişe çıktığımıza pişman etti. Fiatları uçuk buluyor, bir şey aldırtmıyor. Ertesi gün Vatikan’a gideceğimizi söyledi ve Vatikan olayı başladı.
İbadet yerlerinde şort, mini etek ve dekolte kıyafet yasağı olduğunu biliyorduk, zaten mevsim kış, kıyafetlerimiz kapalı, üzerimizde ceket ve tünikler ile Vatikan’a geldik.
Mumyalanmış, giyimli din adamları. Elleri üst üste kavuşmuş, tarihi kıyafetleri içinde karşımızda yatıyorlar; sanki derin bir uykudalar. Kilise içine 147 papa gömülüymüş. Sonra Halil Kaptan’ın aklıyla tepeye tırmanmaya başladık. Daracık merdivenlerden, dehlizlerden çık çık, yol bitmiyor. 320 basamak….sonra öğrendik ki tamamı 496 basamakmış. Basık  tavanlı ve eğri duvarlı yoldan döne döne çıkılan merdivenler. Penceresiz basamaklardan birer kişi çıkabiliyor.
Geriye bakıp düşünüyorum da; bir yanlışlık olmasın? Biz nasıl çıktık o merdivenleri?
İçeriye girmemiz ve gezmemiz yaklaşık 2 saat sürmüştü. Artık bu meydana “Aziz Petrus” demeye başladılar. Nedenini bilen var mı?

***

Uzun menzil Uçuş Harekatı ile ilgili tamim yürürlüğe girdikten sonra, bu kısa yatıların hepsi hayal oldu. Hem uçak sayısı yeterli, hem mesai limitleri tutuyor, bu durumda yakın yerlere gidip yatmak niye?
Evet Roma hayal oldu ama İtalyan mutfağını hep gerçekti ve unutulmaz tadlardı. Restoranları, değişik menüleri, çığırtkanları, aynı bizim Mahmutpaşa ve pazarcı esnafı.
Kapıda İtalyanca bir menü varsa ve tabii hiçbir şey anlamamışsam içeriye daldım. Bu, keşfedecek çok şey var demektir. İngilizce, vs sonunda anlaşırım.
Dar ara sokaklarda, İtalyancanın gümbür gümbür konuşulduğu, gürültülü yerleri seçtim. İtalyanlar ellerini-kollarını kullanarak, yüksek frekanstan konuşuyorlar ama İtalyanca lirik bir dil. Benim kulağıma müzik gibi geliyordu.
Roma Mutfağı, lezzetli ama ağır. Ağırlığı; üst üste yenen tabaklardan, çeşitlerden kaynaklanıyor. Kafayı kullanıp 1-2 çeşit ile yetinirseniz, hiçbir sorun yok! Domates, maydanoz, sarımsak, zeytinyağı bizdeki gibi çok kullanılıyor. Tabii Ege Mutfağından bahsediyorum, Güneydoğu değil!
Bizde birkaç çeşit makarna vardır; yoğurtlu, kıymalı, domatesli ve şimdilerde fesleğenli. Onlarda çeşit çok. Mesela sebzeli, mantarlı, deniz ürünleri ile ve daha niceleri…
Roma’nın en iyi balık lokantalarına akşam gitmemizi söylemişlerdi. Duvarlarına; deniz dalgaları ve deniz ürünleri resmedilmiş, tavandan aşağıya balık ağları sarkıtılmış, suni bir atmosfer. Denizden çıkan her şey ama her şey, ıstakozlu spagetti dahil, burada var ama şunu itiraf edeyim; İstanbul’daki Lüfer’in, Torik’in, Ege Barbunya’sının kokusu ve lezzeti yok!

***

Arrivederci
Yıllar sonra; yerde İkram’da çalışırken yolum yine Roma’ya düştü. Bu kez THY uçaklarına yemek seçimi için gittim. Dileğim mi kabul edildi, tesadüf mü bilemem, sonuçta Roma’daydım ama bir kere daha çeşmeye para atamadım.
son gelişimde, Leonardo da Vinci Havaalanı’nın çok yakınında bir otelde kaldık. İşimiz gereği; Alitalia ve diğer özel firmanın catering şirketleri arasında sabahtan akşama çalıştık. Roma’ya indiğimiz anda başlayan yağmur, hiç dinmeden 2 gün 2 gece bardaktan boşanırcasına sürdü. Kapalı mekanlarda olduğumuz için etkilenmedik ama şehire de gidemedik. Zaten vakit de yoktu.
Adettendir ya; her firma bir akşam yemeğe götürüyor. İlk gittiğimiz yer,otele yakın bir balık lokantasıydı, Fiumicino’da Via Della Torre Clementina Ristorante AL MOLO.
İkincisi bana sürpriz oldu. Santa Maria Maggiore Meydanı’na geldik ve burada küçük bir trattoria’a girdik; karı-koca şefler İtalyan mutfağından seçtikleri nefis tabakları, kendileri hazırlayıp sunuyorlar.
Bu son seyahatimde, ilginç bir insanı yakından tandım; Türkçe’yi benim kadar mükemmel konuşan, espriler yapan Aldo Di Napoli.
Aldo uçağa çıkar, kokpit’e girer, istekleri öğrenir, uçağı kaldırır. Onu o kadar tanırdım. Bu defa tanıdığım Aldo, yemek masasında şakalar yapıp, hepimizi gülmekten kırıp geçiren, her sene tatilini Türkiye’nin değişik bir yöresinde geçirdiğini söyleyen, Türk mutfağını, insanını, adetlerini, esprilerini benimsemiş bir İtalyan. Önceleri orada mahalli memur iken sonra müdür yapmışlar, duyduğuma göre; bir süre sonra da işine son vermek istemişler. İtalya’da birini müdür yapıp arkasından işine son verirsen, hak-hukuk-adalet mekanizması karşına çıkar. Nitekim kendisine mükemmel bir tazminat ödenmiş, bu da işin dedikodu tarafı. Haydi bir kez daha gezelim!

*Çapıtspor:Alışveriş